Okuduğunuz haber
DEVLET MALLARI VE KAMU MALLARI
Anasayfa   /    Nedir?    /    Devlet Malları ve Kamu Malları

Devlet Malları ve Kamu Malları

Kamu hizmetine tahsis edilmiş mal ne anlama gelmektedir? Devlet, kamu ve hizmet malı nedir?

NEDİR?      14 Temmuz 2019 - 11:04     523     0

Devlet Malları ve Kamu Malları

Kamu malları kavramını ve hukuki durumunu sağlıklı bir temele dayandırabilmek için öncelikle, malların kamu malı olduğu veya olmadığı şeklinde ayırıma tabi tutulmasının ve neden böyle bir ayrıma ihtiyaç duyulduğunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Çünkü, esas olan kamu yararıdır ve bunu sağlayabilmek de kamu mallarının ayrı bir hukuki düzene tabi kılınması ile mümkün olabilecektir.

Kamu mallarının ayrı bir hukuki düzene oturtulmasının temeli, bu mallardan kamunun ortak ve eşit şekilde yararlanmasını, kamu hizmetlerinin kesintisiz sürdürülmesini, milli servetin ve kültürün korunmasını sağlamaktır. Kişilerin bu mallara tecavüz ve müdahaleleri veya bunları herhangi bir şekilde iktisap etmeleri, toplum yararına aykırı düşer; tatmininde kamu yararı bulunan toplumsal bir ihtiyacı karşılayan kamu hizmetlerinin işlemesine engel olur. Bu nedenle, kamu ihtiyaç ve menfaatlerinin karşılanmasında maddi unsur niteliğinde olan kamu mallarının bazı ayrıcalıklı hukuk kurallarına tabi tutulması bir zorunluluktur.

Kamu mallarının diğer mallardan ayrılması ve özel bir rejime tabi kılınması gerekliliğinin ortaya konulması, hangi malların bu kategoriye dahil edileceğini belirleyecek kapsamı belirleme, bunun sonucunda bir kamu malları tanımı yapma gerekliliğini beraberinde getirmektedir.

Türk Hukukunda kamu mallarını ifade etmek için kullanılan terimlerde birlik yoktur. Kamu hizmetlerinde kullanılan bu malların tümünü ifade etmek üzere “devlet malları”, “devlet emlâki”, “idare malları”, “idare emlâki”, “milli emlâk”, “kamu malları”, hazine malları” gibi deyimler kullanılmaktadır.

Fransa Medeni Kanununa göre, kamu idare ve kurumlarının gerek kamunun doğrudan kullanımına ayrılmış, gerekse nitelikleri gereği veya hizmetin amacına uygun düzenlenmiş olmak koşulu ile kamu hizmetine özgülenmiş malların tümü kamu malıdır.

Danıştay; İdare Hukuku ilkelerine göre, kamunun kullanma ve yararlanmasına ait olan veya bu amaca tahsis edilen eşya ve mallarla bir kamu hizmetinin unsuru ve ayrılmaz parçası sayılabilecek olan malları kamu malı olarak kabul etmektedir.

Mevzuatımızda devlet mallarına ilişkin tek yasal tanım 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanununda yer almaktadır. Bu Kanunun 2. maddesine göre Devletin malvarlığı ;

– Devletçe konulan ve alınan türlü vergi, resim ve harçlar,

– Devlete ait nakit (Hazine veznelerindeki ve banka hesaplarındaki paralar )

– Her türlü hisse senedi (kambiyo senetleri ),

– Her türlü taşınır, taşınmaz mal,

– Diğer kıymetler (Özel mülkiyete konu olabilen  ve yukarıda belirtilen değerler dışındakiler),

– İrat ve satış bedelleri, (Taşınır ve taşınmaz malların, kambiyo senetlerinin, diğer kıymetlerin işletilmesinden, kiraya verilmesinden ve satışından doğan faiz, temettü, kar payı, kira ve satış bedelleri)

Aynı Kanunun 23. maddesinde de Devlete ait tüm taşınmaz malların tapu idaresince Hazine adına tescil ve Maliye Bakanlığınca idare olunacağı, bunlardan bir daireye tahsisi gerekenlerin o daireye, kullandıkları müddetçe bedelsiz verileceği hükme bağlanmıştır. Buradaki “ devlet malı” kavramının içine nelerin gireceği konusu tartışmalara yol açmış, bunun üzerine görüş almak için Danıştay’a başvurulmuştur. Danıştay Genel Kurulunun 26.12.1946 tarihinde verdiği 46/213/199 sayılı istişari kararda; 1050 Sayılı Kanunda sözü edilen “devlet” kavramının dar kapsamlı olduğu ve sadece genel bütçeli idareleri kapsadığı sonucuna varılmıştır. Buna göre katma ve özel bütçeli idareler kendi adlarına taşınmaz sahibi olabileceklerdir.

Görüldüğü gibi, 1050 sayılı Kanun “devlet malları” kavramını dar anlamda kullanarak sadece genel bütçeli idarelerin tapuya tescil edilebilecek nitelikteki mallarını esas almaktadır. Genel Bütçeye dahil dairelerin hangileri olduğu her yıl yayımlanan Bütçe Kanununun (A) cetvelinde gösterilmektedir.

2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 5. maddesine göre; “ Devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ilerde meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir.”

2644 sayılı Tapu Kanununda da taşınmaz malların tescilinde o mal Devlete ait ise bulunduğu yerdeki en büyük mal memurunun, özel idareye ait ise valinin, belediyeye ait ise belediye başkanının, köye ait ise muhtarın ve özel kanunla kurulan tüzel kişilere ait ise bunların kanuni temsilcilerinin yetkili olduğu hükme bağlanmaktadır. Burada da devlet kavramı yine yerel yönetimleri dışarıda  bırakacak şekilde dar anlamda ele alınmıştır.

2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 82. maddesinde de devlet mallarının haczedilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

Bazı kanunlarda da ceza hukuku açısından bazı malların devlet malı olarak korunacağı öngörülmektedir. Örneğin, Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkındaki 233 sayılı K.H.K.’nin 57. maddesine göre bu kuruluşların mallarına karşı işlenen suçlar devlet malı aleyhine işlenmiş sayılacak ve bu suçlara  Türk  Ceza  Kanunundaki cezalar (T.C.K. Mal Aleyhinde Cürümler md. 491-525) uygulanacaktır.

Devlet mallarının hepsi aynı nitelikte değildir. Bir bölümü kamu hizmeti ile yakından ilgili değildir. Toplum bunlardan çok dolaylı bir biçimde yararlanır. Bunlar devlete gelir getirir ve bu gelirin kamu harcamalarının finansmanında kullanılması halinde kamu hizmetleriyle ilişkilendirilmiş olur. Devlet mallarının önemli bir bölümü de kamu hizmeti ile daha yakından ilgilidir. Toplum bunlardan doğrudan yada kamu hizmetleri dolayısıyla yararlanır. Yararlanma biçimlerindeki bu farklılık bu malların elde edilmesinde, elden çıkarılmasında, yönetiminde ve nihayet denetiminde de görülmektedir.

Devlet mallarının sınıflandırılması, gerek yabancı ülkelerde gerekse Türkiye’de öğretide görüş farklılıklarına yol açmıştır. Bu konuda değişik teoriler ortaya atılmıştır. Biz, burada sadece genellikle üzerinde birleşilen sınıflandırmaya değineceğiz.

Fransa’da devlet malları ilke olarak, kamu malları ve özel mallar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Almanya’da ise “geniş anlamda kamu malları” olarak adlandırılan devlet malları; mali mamelek, idari mamelek ve kamunun ortak kullanmasına açık mallar olmak üzere üçe ayrılmıştır. İsviçre’de de Almanya’dakine benzer bir sınıflandırma yapılmaktadır. İsviçre’de devlet mallarının bazıları Medeni Kanun hükümlerine, bir kısmı da kamu hukuku kurallarına tabidir.

Türkiye’de ise, durum biraz daha farklıdır. Devlet mallarını ayrıntılı bir biçimde düzenleyen sistematik ve genel bir kanun yapılmamıştır. Türk Medeni Kanununun 641 inci maddesi, sahipsiz şeyler ile menfaati umuma ait malların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğuna işaret ederek, bunlar hakkında özel kurallar konulacağını belirtmektedir. Böylece, Medeni Kanun kendi uygulama alanını çizmiş ve kamu malı olarak adlandırılan malların kamu hukuku kuralları ile düzenleneceğini öngörmüştür. Böyle bir kanun da günümüze kadar çıkarılmadığı için bu malların hukuksal durumunu açıklayabilmek için bilimsel öğretiye ve yargısal kararlara dayanmak gerekmektedir.

Türkiye’de bilimsel öğreti, Fransız Hukukunun da etkisiyle devlet mallarının kamu malları ve devletin özel malları olmak üzere ikili bir sınıflandırmaya tabi tutulmasında genellikle birleşmektedir.

Kamu Malları

a) Hizmet Malları

Kamu hizmet malları, bir kamu hizmetine, o hizmetin öğesini (unsurunu) oluşturacak biçimde bağlanmış taşınmazlardır. Sahipsiz mallar ve orta mallarında olduğu gibi hizmet mallarında da ayrıntılı bir kanun yoktur. 3402 sayılı Kadastro Kanununun 16. maddesinin (A) bendinde; “Kamu hizmetinde kullanılan, bütçelerinden ayrılan ödenek veya yardımlarla yapılan resmi bina ve tesisler, (Hükümet, belediye, karakol, okul binaları, köy odası, hastane veya diğer sağlık tesisleri, kütüphane, kitaplık, namazgah, cami, genel mezarlık,çeşme,kuyular, yunak ile   kapanmış olan yollar, meydanlar, pazar yerleri, parklar ve bahçeler ve boşluklar ve benzeri hizmet malları) kayıt, belge veya özel kanunlarına göre Hazine, kamu kurum ve kuruluşları, il, belediye, köy veya mahalli idare birlikleri tüzel kişiliği adlarına tespit olunur” denilmektedir. Hizmet mallarının en belirgin özelliği görülen kamu hizmetinin doğrudan bir unsuru olmalarıdır.

Hizmet mallarının tapuya tescil edilmeleri onların özel mülkiyet konusu olabilecekleri anlamına gelmez. Hizmet malları bir kamu hizmetinin görülmesinde doğrudan kullanılan mallardır. Hizmet malları bu niteliklerini bir tahsis işlemi ile kazanırlar; tahsisin kaldırılması ise, malı tekrar özel mülkiyete konu olabilecek hale getirir.

b) Orta Malları

Orta malları, devletçe herkesin veya bir kısım halkın yararlanmasına tahsis edilen ya da kadimden beri kamunun müşterek olarak yararlanmasına açık olan mallardır. Orta mallarında durum diğer kamu mallarına göre daha da düzensizdir. Bir malın orta malı olarak nitelendirilebilmesi için yukarda belirtilen iki durumdan birinin varlığı şarttır. Yani mal ya kadimden beri insanlarca ortak kullanıla gelmiştir ya da idare tarafından toplumun yararlanmasına tahsis edilmiştir.

Orta malları Medeni Kanunun 641. maddesinde “menfaati umuma ait mallar” şeklinde ifadesini bulmuş ve Devletin hüküm ve tasarrufu altında oldukları belirtilmiştir.

Orta malları herkesin yararlanmasına açık olabilecekleri gibi sadece belli bir topluluğun yararlanmasına da açık olabilirler. Yolların ve meydanların kullanma hakkı herkese ait iken mera ve yaylakta kullanma hakkı belli bir topluluğa aittir.

25.2.1998 tarih ve 4342 sayılı Mera Kanunu kabul edilinceye kadar, münhasıran mera, yaylak ve kışlakları düzenleyen bir kanun mevcut değildi. Mera, yaylak ve kışlaklarla ilgili olarak çeşitli kanunlar da bir takım hükümler bulunmaktaydı. Bu durum da doğal olarak uygulamada bazı sorunlar yaratıyordu. Ayrıca meraların bakım, ıslah ve korum konuları da sürekli ihmal edilmişti. Bunun neticesinde de ülkemizdeki meraların yüzölçümlerinde büyük azalmalar meydana gelmiştir. Meralarla  ilgili olarak karşılaşılan sorunların giderilmesinde bilimsel çalışmalar ve Yargıtay içtihatları önemli rol oynamış ve uygulamaya da ışık tutmuştur. Özellikle Yargıtay meralar konusunda çok büyük bir hassasiyet göstermiştir.

Konuyla ilgili olarak 7 Ramazan 1274 tarihli kanunname-i Arazide de çeşitli hükümler bulunmaktaydı. Bilindiği gibi Arazi Kanunu araziyi 5 çeşide ayırmıştır. Bunlar Mülk Arazi, Miri Arazi, Vakıf Arazi, Metruk Arazi ve Mevat Arazidir. Burada bizi ilgilendiren Metruk Arazidir. Metruk Arazi Devlete ait olup, kamunun yahut belli bir veya bir kaç köyün yahut kasaba halkının yararlanmasına terk olunmuş arazidir. Metruk Arazi deyimi bu amaca yönelik bir anlam taşımaktadır. Metruk deyimini lügatteki anlamıyla terk edilmiş ve yüzüstü bırakılmış biçiminde değerlendirmek doğru değildir.

Arazi Kanununun 5.maddesinde “Arazi metruke iki kısımdır. Biri umum nas için terk olunmuş yerlerdir ki tarikı-am bu kabildendir. Diğeri bir karye ve kasaba veya kura ve kasabatı müteaddidenin umum ahalisine terk ve tahsis olunan yerlerdir ki ahali-i kura ve kasabata tahsis kılınmış olan meralar bu kabildendir” denilmektedir. Buradan da meraların metruk arazi kapsamında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Maddenin devamından da metruk arazinin herkesin yaralanmasına açık olabileceği gibi sadece belirli bir kesimin yararlanmasına da açık olabileceği anlaşılmaktadır. Bir yerin mera olduğu ise iki türlü kanıtlanabilir. Bunlardan biri tahsis, diğeri ise kadimden beri kullanmadır.

4342 sayılı Mera Kanununun 2. maddesinde anılan kanunun, mera, yaylak ve kışlak alanları ile umuma ait çayır ve otlak alanları kapsadığı ifade edilmiştir. Kanunun 4’ncü maddesinde, mera, yaylak ve kışlakların hukuki durumu belirlenmiştir. Hükümetin teklif ettiği metinde “Mera, yaylak ve kışlakların kuru mülkiyetinin Hazineye, intifaı bir veya birden çok köy veya belediyeye aittir” denilmişse de, Tarım, Orman ve Köy İşleri Komisyonunca bu ifade metinden çıkarılmıştır. Gerekçe olarak da mera, yaylak ve  kışlaklar üzerinde Hazinenin mülkiyet hakkının kabulü halinde, bu yerlerde Devletin hüküm ve tasarrufunun söz konusu edilemeyeceği gösterilmiştir. Ayrıca kuru mülkiyetin, ancak özel mülkiyet konusu olan arazi üzerinde tesis edilebileceği, ifade edilmiştir.

442 sayılı Kanunun 17. maddesinin 12. bendinde “köy sınırı içindeki otlaklardan ve meralardan fazlasının kira paraları” köy parasından sayılmıştır. Dolayısıyla köylerdeki mera ve otlaklardan ihtiyaç fazlasının kiralanabilmesi anılan maddeye göre imkan dahilindeyken yeni Mera Kanununda da meraların kiralanabileceğine dair hükümler bulunmaktadır. Ancak kiralamanın usul ve esaslarının yönetmelikle tespit edileceği belirtilmiştir. Kiralamanın kim tarafından yapılacağı da kanundan tam olarak anlaşılamamaktadır. 

Mera Kanununun 14. maddesinde tahsis amacının değiştirilmesi düzenlenmiştir. Buna göre, “Tahsis amacı değiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaktan bu kanunda gösterilenden başka şekilde yararlanılamaz. Ancak bu Kanuna veya daha önceki kanunlara göre mera, yaylak ve kışlak olarak tahsis edilmiş olan veya kadimden beri bu amaçla kullanılan araziden,

a)Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının talebi üzerine 3213 sayılı Maden Kanunu ve 6326 sayılı Petrol Kanunu hükümlerine göre verimliliği kesinlikle saptanan maden ve petrol arama, ön işletme ve işletme faaliyeti için zaruri olan,

b)Turizm Bakanlığının talebi üzerine, turizm yatırımları için zaruri olan,

c)Kamu yatırımları için gerekli bulunan,

d)İmar planlarının hazırlanması, toprak muhafazası, gen kaynaklarının korunması, milli park ve muhafaza ormanı kurulması, doğal, tarihi ve kültürel varlıkların korunması, sel kontrolü, akarsular ve kaynakların düzenlenmesi için ihtiyaç duyulan,

Yerler, ilgili Bakanlığın Bakanlığa talebi, Maliye Bakanlığının ve Valiliğin uygun görüşü üzerine Bakanlıkça tahsis amacı değiştirilebilir ve söz konusu yerlerin Hazine adına tescili yapılır” denilmektedir. Bu kanundan önce Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve Belediyelerin meraların tahsis amacını değiştirme yetkileri vardı. Ayrıca 3194 sayılı İmar Kanununun 11. maddesinin son fıkrası uyarınca da mera vasfının değişmesi mümkündü. Ancak Mera Kanununun 14. maddesinde hangi durumlarda mera vasfının değiştirilebileceğinin açık bir şekilde belirtilmiş olması olumlu bir yaklaşımdır. Çünkü daha önce mera vasfının değişip değişmediği konusunda ortak bir kıstastan hareket edilmiyordu. Vasfı değişen meraların Hazine adına tescil edileceğinin de madde metninde açıkça ifade edilmesi isabetli olmuştur.

Mera, yaylak ve kışlaklara tecavüz olduğu takdirde muhtarlar ve belediye başkanları durumu derhal Bakanlık İl veya İlçe Müdürlüğüne bildirmekle yükümlü tutulmuşlardır. Kanunun 27. maddesinde de yükümlülüklerini yerine getirmeyenler hakkında yapılacak işlemler düzenlenmiştir. Ancak uygulamada bu maddede öngörülen işlemlerin yapılıp yapılamayacağı zaman geçtikçe anlaşılacaktır.

Önceden meralardan parasız; yaylak ve kışlaklardan ise belli bir ücret karşılığında yararlanılması mümkünken, Mera Kanunu ile meralardan yararlanmak  için de bir ücret ödenmesi hükmü getirilmiştir. Bu Mera Kanunu ile getirilen önemli bir değişikliktir.

Mera Kanunu ile değiştirilen ve yürürlükten kaldırılan hükümler kanunda tek tek sayılmıştır. 442 sayılı Köy Kanununun ek 12. maddesinde, 20.05.1987 tarih ve 3367/1 md. ile gelen Ek 14. maddede, “Köy yerleşme planında konut alanı ve köy genel ihtiyaçlarına ayrılan yerler. Devletin hükmü ve tasarrufu altında bulunan mera, yaylak, seyrangah, yol, harman ve panayır yerleri gibi alanlar ve hazinenin mülkiyetinde olup kamu hizmetine tahsis edilmemiş taşınmaz mallar köy yerleşme planının onayı ile bu vasıflarını kendiliğinden kaybeder ve valiliğin talebi üzerine köy tüzel kişiliği adına re’sen tapuya tescil edilir” denilmektedir. Anılan madde 4342 sayılı Mera Kanunu ile yürürlükten kaldırılmamıştır. Mera Kanununun 14. maddesinde meraların tahsis amaçlarının değiştirilmesi ayrıntılı olarak düzenlenmiş ve köy yerleşim planlarından söz edilmemiştir. Bu nedenle Köy Kanununun anılan maddesi uyarınca işlem yapılması halinde meraların vasıflarını kaybedip kaybetmeyecekleri tartışmalı ve yoruma açık bir konudur.

Ayrıca 09.05.1985 tarih ve 3202 sayılı Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanununun 9. maddesinin (d) bendi, 4342 sayılı Mera Kanununun 36. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 2. maddesinin (p) bendinde “Kiraya verilecek Hazine arazisi genişliğini, kira bedelini ve kiralayacak olan topraksız veya yeterli toprağı olmayan çiftçileri tespit etmek ve Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki arazinin tespit, tayin ve her türlü ölçü işlerini yapmak ve Hazine adına tescil işlemlerini yaptırmak ve evvelce dağıtılan arazilerde tashih,ıslah ve istirdat işlemlerini yapmak,mera, yaylak ve kışlakların tespit, tahdit ve tahsisini yapmak, ayrıca lüzumlu hallerde bunlardan ihtiyaç fazlalarının tespiti ile Hazine adına tescilini sağlamak” denilmekte olup bu madde de Mera Kanunu ile değiştirilmemiş ve yürürlükten kaldırılmamıştır.

2644 sayılı Tapu Kanununun 8 ila 14. maddelerinin deniz ve göllerle ilgili hükümleri, 11.07.1972 gün ve 1605 sayılı Kanunla 6785 sayılı İmar Kanununa eklenen ek 7 ve 8. maddeleri karşısında aynı kanunun 3. maddesi ile yürürlükten kaldırıldığından, 1580 sayılı Belediye Kanununun 159. maddesinin deniz, göl ve nehirlerden doldurulmuş olan yerlerle ilgili hükümlerinin de uygulama imkanı kalmamıştı. Ancak 4342 sayılı Mera Kanununun 33. maddesi ile Belediye Kanununun anılan maddesinde yapılan değişiklik neticesinde belediye marifetiyle deniz, göl ve nehirlerden doldurulmuş yerlerin durumları tekrar tartışmalı hale gelmiştir.

Netice olarak 4342 sayılı Mera Kanunu bir takım eksiklikleri olmakla beraber önemli bir boşluğu dolduracaktır. Kanunun uygulamaya girmesinden sonra görülebilecek aksaklıklarının giderilmesi şüphesiz imkan dahilindedir. 4342 sayılı Kanun, bugüne kadar büyük bir hızla azalmış olan meraların bundan sonra en azından varolanların daha iyi bakım, ıslah ve korunmalarını sağlayarak azalmalarına engel olabilecek nitelikte gözükmektedir.

Orta malları eski hukukumuzdaki metruk arazinin özelliklerini taşımaktadır. Bu çeşit yerlerden faydalanma zilyetliğe dayanan bir temellük hakkı olmayıp Devletin hükümranlığı altındaki topraklardan halkın yararlanmasına müsaade etmesidir. 3402 sayılı  Kadastro Kanununun 16. maddesinin (B) bendinde orta mallarının sınırlandırılacağı, parsel numarası verilerek yüzölçümünün hesaplanacağı ve bu gibi taşınmaz malların özel siciline yazılacağı hüküm altına alınmıştır. Anılan maddede bu sınırlandırmanın tescil mahiyetinde olmadığı gibi bu suretle belirlenen taşınmaz malların özel kanunlarında yazılı hükümler saklı kalmak kaydıyla özel mülkiyete konu teşkil etmeyeceklerdir.

Yol, meydan, köprü gibi herkesin ortak yararlanmasına açık malların ise haritasında gösterilmekle yetinileceği, belirtilmiştir. Orta mallarının tapuya tescil edilmeleri niteliklerinin değişmesine yol açmaz.

c) Sahipsiz Mallar

Sahipsiz mallar herkesin doğrudan doğruya ortak yararlanmasına doğal nitelikleri gereği açık olan mallardır.

İnsanların  bu malları ortak kullanmaları için tahsis işlemine (idari) gerek yoktur. Medeni Kanunun 641. maddesinde; “Sahipsiz şeyler ile menfaati umuma ait olan mallar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Hilafı sabit olmadıkça menfaati umuma ait sular ile ziraata elverişli olmayan yerler, kayalar, tepeler, dağlar ve onlardan çıkan kaynaklar kimsenin mülkü değildir. Sahipsiz şeylerin ihraz ve işgali, yollar ve meydanlar, akar sular ile yatakları gibi menfaati umuma ait malların işletilmesi ve kullanılması hakkında ahkamı mahsusa vazolunur” denilerek, sahipsiz malların neler olduğu belirtilmiştir. Buna göre; tarıma elverişli olmayan yerler, kayalar, tepeler, dağlar ve onlardan çıkan kaynaklar sahipsiz mallardır.

Ancak sahipsiz mallar maddede sayılanlar ile sınırlı değildir. Anayasada kıyılar, ormanlar ile tabii servetler ve kaynaklar da özel mülkiyete konu olmayan Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden sayılmaktadır.

3402 sayılı Kadastro Kanununun 16. maddesinin (C) bendinde “Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan kayalar, tepeler, dağlar (bunlardan çıkan kaynaklar) gibi tarıma elverişli olmayan sahipsiz yerler ile deniz, göl, nehir gibi genel sular tescil ve sınırlandırmaya tabi değildir, istisnalar saklıdır” denilerek Medeni Kanunun 641. maddesindeki ifade tekrarlanmıştır. Kadastro Kanununun 18. maddesinde ise söz konusu yerlerin hangi durumlarda tescile tabi olabilecekleri düzenlenmiştir. Anılan maddede; “Yukarıdaki maddelerin hükümleri dışında kalan ve tescile tabi bulunan taşınmaz mallar ile tarım alanına dönüştürülmesi veya ekonomik yarar sağlanması mümkün olan yerler Hazine adına tespit olunur” denilmektedir.

Bu genel belirlemeden sonra, nitelikleri açısından farklılık arzeden sahipsiz malları farklı başlıklar altında incelemek gerekir.

(1) Tarıma Elverişli Olmayan Arazi

Medeni Kanunun 641.maddesi anlamında tarıma elverişli olmayan arazi, üzerinde düzenli bir tarımsal faaliyet yapılmayan, bir tarımsal yararlanma sağlanamayan arazidir. Bazı yerlerinde yabani bir şekilde yetişmiş meyvaların, mantarların ve çiçeklerin varlığı, bir araziye tarıma elverişli arazi niteliğini kazandırmaz.

3083 sayılı Sulama Alanlarında Arazi Düzenlemesine Dair Tarım Reformu Kanununun 2/b maddesine göre tarım arazisi; “orman sınırları dışında kalan, zirai üretim yapılan çayır, mer’a, yaylak ve kışlak olarak kullanılan, kullanma şekillerinden birine tahsis edilen veya ekonomik olarak imar, ihya ve ıslah edilerek üretime açılabilecek arazilerdir.”

“Tarım Alanlarının Tarım Dışı Gaye İle Kullanılmasına Dair Yönetmelik” te aynı paralelde bir tanım getirmiştir. Yönetmeliğin 3/b maddesine göre tarım arazisi; “orman sınırları dışında kalan ve üzerinde kültür bitkileri yetiştirilen veya çayır, mer’a ya da kışlak olarak kullanılan  arazidir.”

Tarıma elverişli olmayan arazi kültüre ve tarımsal faaliyete elverişli hale gelirse, sahipsiz arazi olmaktan çıkar ve devletin özel malı haline gelir. Tarıma elverişli olmayan sahipsiz arazinin doğal olaylar sonucu değil de, özel kişilerin imar ve ihyası sonucu tarıma elverişli hale getirilmesi de söz konusudur. 3402 sayılı Kadastro Kanununun 17.maddesine göre;”orman sayılmayan, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan ve kamu hizmetine tahsis edilmeyen araziden, masraf ve emek sarfı ile imar ve ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen taşınmazlar 14.maddedeki şartlar mevcut ise imar ve ihya edenler veya halefleri adına, aksi takdirde Hazine adına tespit edilir.” Maddenin ikinci fıkrasında ise, il, ilçe ve kasabaların imar planlarının kapsadığı alanlar imar ve ihya ile edinimin kapsamı dışında bırakılmıştır.

(2) Kıyılar

Sahipsiz mallar arasında yer alan kıyılar, Anayasanın 43. maddesinde özel olarak düzenlenmiştir. Anayasanın anılan maddesine göre; “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir.” Bu amaçla 04.04.1990 tarih ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanunun 4’üncü maddesinde kıyı; Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alan olarak tanımlanmıştır. Kanunun 5.maddesinde de genel esaslar tespit edilmiştir. Buna göre;

– Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.

– Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır.

– Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir.

– Kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur.

-Kıyı kenar çizgisinin tespit edilmediği bölgelerde talep vukuunda, talep tarihini takip eden üç ay içinde kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur. Ayrıca 01.07.1992 tarih ve 3830 sayılı Kanunun 2. maddesiyle Genel Esaslara ekleme yapılmıştır.

Kanunun 4. maddesine göre;

Kıyı Çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında suyun karaya değdiği noktaların birleşmesinden oluşan çizgiyi,

Kıyı Kenar Çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını, ifade etmektedir.

(3) Ormanlar

Ormanlar bir ülke için önem taşıması ve kamu yararı ile çok yakın ilişkisi olması nedeniyle diğer taşınmazlardan farklı bir düzenlemeye tabi tutulmaktadırlar. Ormanların korunması ve geliştirilmesi konusu Anayasanın 169. maddesiyle düzenlenmiştir. Ayrıca 31.08.1956 tarih ve 6831 sayılı Orman Kanunu bulunmaktadır. 3402 sayılı Kadastro Kanununun 16. maddesinin (D) bendinde, ormanların Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu ve Kadastro Kanununda hüküm bulunmayan hallerde, özel kanunları hükümlerine tabi olduğu belirtilmektedir. İmar ve ihya yoluyla taşınmaz mal kazanılmasını düzenleyen Kadastro Kanunun 17. maddesinde, ormanların ihya edilerek kazanılmasının mümkün olmadığı, ifade edilmiştir.

(4) Genel Sular

Genel sular da doğal nitelikleri gereği sahipsiz mallardandır ve herkesin yararlanmasına açık yerlerdir. Medeni Kanunun 641. maddesinde bunların, menfaati umuma ait olup kimsenin mülkü olmadığı belirtilmiştir. Genel sular herkesin yararlanmasına açık olmakla beraber bu durum kadim haklara halel gelmemek kaydıyla mümkündür. Ayrıca, 167 sayılı Kanuna göre, yeraltı suları da genel sular kapsamındadır.

(5) Tabii Servet ve Kaynaklar

Tabii servet ve kaynaklar bir ülkenin gelişebilmesi için son derece önemli ve faydalı doğal zenginliklerdir.

Anayasanın 168. maddesinde tabii servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi düzenlenmiştir. Adı geçen maddede; tabiî servet ve kaynakların aranması ve işletilmesi hakkının Devlete ait olduğu, Devletin bu hakkını belli bir süre için gerçek ve tüzel kişilere devredebileceği, ifade edilmiştir.

(6) Sahipsiz Yerler ve Yararı Kamuya Ait Mallar

Kanunun 715. maddesine göre sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait mallar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.

Aksi ispatlanmadıkça, yararı kamuya ait sular ile kayalar, tepeler, dağlar, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan yerler ve bunlardan çıkan kaynaklar, kimsenin mülkiyetinde değildir ve hiçbir şekilde özel mülkiyete konu olamaz.

Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait malların kazanılması, bakımı, korunması, işletilmesi ve kullanılması özel kanun hükümlerine tâbidir. “Yerler” ve “buzullar ifadesi 4721 sayılı Kanunla getirilmiştir.

 

gayrimenkulmevzuati.com

YORUM EKLEYİN

X

Habere hiç yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın.