|
ÖZET: Başvuran, eşinin vefatından sonra 2006 yılından itibaren aldığı ölüm aylığından yapılan kesintilerin kaldırılmasını ve bu kesintilerin iade edilmesini talep etmiştir. Başvuran, aylığının her ay 713 TL olarak yatırıldığını ve bu miktarın yaşamını sürdürmesine yeterli olmadığını belirtmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu, başvuranın ölüm aylığından kesintilerin, eşinin prim borçları ve yersiz ödemeler nedeniyle yapıldığını açıklamıştır. Kurum, başvuranın aylığından yapılan kesintilerin hukuka uygun olduğunu savunurken, başvuranın bu kesintilerin yaşamını zorlaştırdığına dair itirazları dikkate alınmamıştır.
Kamu Denetçiliği Kurumu, başvuranın durumunu değerlendirerek, Sosyal Güvenlik Kurumu’nun yaptığı kesintilerin yasal dayanaklarını irdelemiştir. Başvuranın ölüm aylığından yapılan kesintilerin, hem yersiz ödemelerin geri alınması hem de prim borçları nedeniyle iki ayrı kesinti şeklinde olduğu tespit edilmiştir. Ancak, başvuranın aylığının asgari ücretin altında olması durumunda, yapılan kesintilerin geçimini zorlaştırdığına dikkat çekilmiştir. Bu nedenle, başvuranın aylığından yapılan kesintilerin orantılı olup olmadığının yeniden değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak, başvuranın taleplerinin kısmen reddine karar verilmiş, ancak Sosyal Güvenlik Kurumu’na, başvuranın asgari geçim standartlarını koruyacak şekilde kesinti yapılması ve iki alacak için aynı anda kesinti yapılmasının yol açtığı mağduriyetin giderilmesi için yasal değişiklik yapılması tavsiye edilmiştir. Bu karar, başvuranın sosyal güvenlik haklarının korunması açısından önem taşımaktadır. |
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ KAMU DENETÇİLİĞİ KURUMU (OMBUDSMANLIK)
SAYI : 2020/63304-S.20.68488
BAŞVURU NO : 2020/2226
KARAR TARİHİ : 30/06/2020
KISMEN TAVSİYE KISMEN RET KARARI
BAŞVURUYA KONU İDARE : SOSYAL GÜVENLİK KURUMU BAŞKANLIĞI
BAŞVURUNUN KONUSU : Başvuranın ölüm aylığından yapılan kesintiler hakkındadır.
BAŞVURU TARİHİ : 02/02/2020
I. BAŞVURANIN İDDİA VE TALEPLERİ
1) Başvuran, eşinin vefatından sonra 26/11/2006 tarihinden itibaren ölüm aylığı aldığını,
fakat ilk günden itibaren aylığını tam alamadığını, her ay 713 TL tutarında yatan aylığı ile hayatını devam ettirmesinin mümkün olmadığını, evinin kiralık ve 78 yaşında olduğunu, eşinden kalan aylıktan başka hiçbir gelirinin bulunmadığını belirterek; ölüm aylığından yapılan kesintilerin kaldırılmasını ve yapılan kesintilerin iade edilmesini talep etmektedir.
II. İDARENİN BAŞVURUYA İLİŞKİN AÇIKLAMALARI
2) Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğünün
başvuru konusuna ilişkin 26/2/2020 tarihli ve sayılı yazısı ile 12/5/2020 tarihli ve sayılı yazısında özetle;
2.1) Başvurana, eşinin 6/10/2006 tarihinde vefatı nedeniyle bu tarihi izleyen ödeme
döneminden itibaren ölüm aylığı bağlandığı,
2.2) 5510 sayılı Kanun’un geçici 65. maddesi doğrultusunda, mezkûr Kanun’un 55. maddesi
uyarınca 2015 yılı Temmuz ayında aylıklara 100 TL seyyanen artış yapıldığı, bu kapsamda dosya bazında uygulanan zammın hak sahiplerine hisseleri oranında paylaştırıldığı, başvuranın
% 75 olan hak sahipliği payından fazla zam uygulandığının tespit edilmesi nedeniyle oluşan 3.856,23 TL borcun aylığından dörtte bir oranında kesinti yapılmak suretiyle tahsiline başlanıldığı, söz konusu fazla ödemenin geri alınmasında faiz talep edilmediği,
2.3) Öte yandan şirket ortaklığından dolayı prim borcunun mevcut olduğu, bu kapsamda
çalışan işçilerin primlerinin ödenmemesi nedeniyle 2004 yılından önceki dönemlere ait 2.520.026,61 TL prim borcunun başvuranın aylığından üçte bir oranında kesildiği,
2.4) Başvuranın ölüm aylığından yapılan kesintiler içerisinde cüzi miktarlarda muayene
katılım payı, reçete katılım payı ve eczane ilaç katılım payı olarak sağlık kesintilerinin bulunduğu, öte yandan ölüm aylığının bağlandığı tarih ile icra kesintilerinin yapılmaya başlandığı tarih olan 2014 yılı Nisan ayına kadar başvuranın aylığında cüzi miktarlarda sağlık kesintilerinin olduğu, 2014 yılı Nisan ayından sonra ise işveren prim borcundan dolayı aylığından üçte bir oranında kesinti yapılmaya başlanıldığı,
2.5) Kurumun prim alacaklarının tahsili bakımından 6183 sayılı Kanun’un 71. maddesinin
emekli aylıklarının, üçte birinden çok dörtte birinden az olmamak üzere haczedilmesine cevaz verdiği, bunun yanında 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi uyarınca da fazla ve yersiz ödemeler için ilgililerin aylıklarından % 25 oranında 6183 sayılı Kanun’un 71. maddesi ile ilişkilendirilmeksizin kesinti yapılmasının mümkün olduğu,
Açıklamalarına yer verilmiştir.
III. İLGİLİ MEVZUAT
3) 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın;
3.1) “Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı” başlıklı 74.
maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında;
“Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir. Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.”
3.2) “Mülkiyet hakkı” başlıklı 35. maddesinde;
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
3.3) “Sosyal güvenlik hakkı” başlıklı 60. maddesinde;
“Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir.
Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.”
4) 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nun “Kurumun Görevi” başlıklı 5.
maddesinin birinci fıkrasında;
“Kurum, idarenin işleyişiyle ilgili şikâyet üzerine, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmakla görevlidir.”
5) 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun;
5.1) “Primlerin ödenmesi” başlıklı 88. maddesinin on altıncı fıkrasının birinci cümlesi
ile on sekizinci ve yirminci fıkralarında;
“Kurumun süresi içinde ödenmeyen prim ve diğer alacaklarının tahsilinde, 6183 sayılı Amme
Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun 51 inci, 102 nci ve 106 ncı maddeleri hariç, diğer maddeleri uygulanır. Kurum, 6183 sayılı Kanunun uygulanmasında Maliye Bakanlığı ile diğer kamu kurum ve kuruluşları ve mercilere verilen yetkileri kullanır.
…
Kurumun 6183 sayılı Kanun kapsamında takip edilen prim ve diğer alacakları amme alacağı niteliğinde olup, imtiyazlı alacaktır. Kurumun taraf olduğu her türlü dava ve icra takiplerinin kısmen veya tamamen aleyhe neticelenmesi halinde 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununda yazılı tazminat ve cezalar Kurum hakkında uygulanmaz.
…
Kurumun sigorta primleri ve diğer alacakları haklı bir sebep olmaksızın bu Kanunda belirtilen sürelerde ödenmez ise kamu idarelerinin tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri, tüzel kişiliği haiz diğer işverenlerin şirket yönetim kurulu üyeleri de dahil olmak üzere üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri ile kanuni temsilcileri Kuruma karşı işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.”
5.2) “Devir, temlik, haciz ve Kurum alacaklarında zamanaşımı” başlıklı 93.
maddesinin birinci fıkrasında;
“Bu Kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu Kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler; 88 inci maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilemez. Bu fıkraya göre haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, icra müdürü tarafından reddedilir.”
5.3) “Yersiz ödemelerin geri alınması” başlıklı 96. maddesinin bir ila üçüncü
fıkralarında;
“Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler;
a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden,
b) Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmi dört ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, yirmi dört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan,
itibaren hesaplanacak olan kanunî faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır.
Alacakların yersiz ödemelere mahsubu, en eski borçtan başlanarak borç aslına yapılır, kanunî faiz kalan borca uygulanır. Bu hüküm ilgili hak sahiplerinin muvafakat etmeleri kaydıyla, aynı dosyadan diğer bir hak sahibine yapılan yersiz ödemelere mahsubunda da uygulanır.
Yersiz ödemenin gelir ve aylıklardan kesilmesinde, kesintinin başlayacağı ödeme dönemi başı itibarıyla kanunî faizi ile birlikte hesaplanan borç tutarı, gelir ve aylıktan % 25 oranında kesilmek suretiyle uygulanır.”
5.4) Geçici 65. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi, (d) bendinin iki numaralı alt
bendi ve (e) bendinde;
“4 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri kapsamındaki sigortalı ve hak sahiplerine;
a) 2015 yılından önce bağlanmış ve 2015 yılı Ocak ödeme döneminde Kanunun 55 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre artırılmış gelir ve aylık tutarları, 2015 yılı Temmuz ödeme döneminden itibaren Kanunun 55 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre artırılır. Artırılan gelir ve aylık tutarları dosya bazında ödenmesi gereken miktar esas alınmak kaydıyla; 2015 yılı Temmuz ödeme döneminde 1.000 TL (dahil) ve altında olanlar 100 TL tutarında, 1.000
TL’nin üstünde olanlar da 1.100 TL’yi geçmeyecek tutarda ayrıca artırılır.
…
d) Birinci fıkranın (a) bendinin ikinci cümlesine göre yapılacak artış tutarı;
…
2) Ölüm dosyalarında hak sahiplerinin hisseleri oranında,
…
uygulanır.
e) Birinci fıkranın (a), (b) ve (c) bentlerinde belirtilen şekilde artırılan gelir ve aylıklar, 2015 yılı Temmuz ödeme döneminde 55 inci maddeye göre ayrıca artırılmaz.”
6) 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun “Primlerin ödenmesi” başlıklı 80.
maddesinin on ikinci fıkrasında;
“Sigorta primlerini haklı sebepleri olmaksızın, birinci fıkrada belirtilen süre içerisinde tahakkuk ve tediye etmeyen kamu kurum ve kuruluşların tahakkuk ve tediye ile görevli kamu görevlileri mesul muhasip, sayman ile tüzelkişiliği haiz diğer işverenlerin üst düzeydeki yönetici veya yetkilileri kuruma karşı, işverenleri ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumludur.”
7) 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un;
7.1) “Kanuni temsilcilerin sorumluluğu” başlıklı mükerrer 35. maddesinin birinci
fıkrasında;
“Tüzel kişilerle küçüklerin ve kısıtlıların, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mal varlığından tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacakları, kanuni temsilcilerin ve tüzel kişiliği olmayan teşekkülü idare edenlerin şahsi mal varlıklarından bu Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.”
7.2) “Kısmen haczedilebilen gelirler” başlıklı 71. maddesinde;
“Aylıklar, ödenekler, her çeşit ücretler, intifa hakları ve hasılatı, ilama bağlı olmayan nafakalar, emeklilik aylıkları, sigorta ve emeklilik sandıkları tarafından bağlanan gelirler kısmen haczolunabilir. Ancak haczolunacak miktar bunların üçte birinden çok dörtte birinden az olamaz.
Asgari ücreti aşmayan aylık gelirlerin onda birinden fazlası haczolunamaz.”
8) 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun “Kısmen haczi caiz olan şeyler” başlıklı 83.
maddesinde;
“Maaşlar, tahsisat ve her nevi ücretler, intifa hakları ve hasılatı, ilama müstenit olmayan nafakalar, tekaüt maaşları, sigortalar veya tekaüt sandıkları tarafından tahsis edilen iratlar, borçlu ve ailesinin geçinmeleri için icra memurunca lüzumlu olarak takdir edilen miktar tenzil edildikten sonra haczolunabilir.
Ancak haczolunacak miktar bunların dörtte birinden az olamaz. Birden fazla haciz var ise sıraya konur. Sırada önde olan haczin kesintisi bitmedikçe sonraki haciz için kesintiye geçilemez.”
Düzenlemelerine yer verilmiştir.
IV. KAMU DENETÇİSİ CELİLE ÖZLEM TUNÇAK’IN KAMU BAŞDENETÇİSİ’NE
ÖNERİSİ
9) Başvuranın iddiaları, idarenin konu ile ilgili açıklamaları, ilgili mevzuat ve tüm dosya
kapsamı birlikte değerlendirilerek hazırlanan “Kısmen Tavsiye Kısmen Ret Karar Önerisi”
Kamu Başdenetçisi’ne sunulmuştur.
V. DEĞERLENDİRME VE GEREKÇE
A. Hukuka, Hakkaniyete ve İnsan Haklarına Uygunluk Yönünden Değerlendirme
10) Başvuran bir numaralı paragrafta da yer verildiği üzere, ölüm aylığından yapılan
kesintilerin kaldırılmasını ve yapılan kesintilerin iade edilmesini talep etmektedir.
11) Somut olayda başvuranın ölüm aylığından yapılan kesintilerin; 5510 sayılı Kanun’un
geçici 65. maddesi gereğince uygulanan artışın hak sahipliği hissesi dikkate alınmadan yapılması nedeniyle oluşan fazla ödemenin istirdadı, şirket ortaklığı nedeniyle doğmuş işveren prim borcunun tahsili ve sağlık hizmetinden yararlanmaların karşılığı olarak alınan katılım paylarından oluştuğu görülmektedir. Bu noktada başvuranın yakınmasının, başkaca bir geliri olmaması nedeniyle ölüm aylığından yapılan kesintilerin yaşamını idame ettirmesini zorlaştırdığı hususuna yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte başvuranın ölüm aylığından kesilen katılım paylarının yersiz olduğu, diğer bir deyişle herhangi bir sağlık hizmetinden yararlanmadığı halde bu kesintilerin yapıldığına yönelik iddiasının bulunmadığı, Kurumumuza gönderilen belgelerden de yersiz bir sağlık kesintisi yapıldığının tespit edilemediği ve böylece bu kesintilere yönelik somut bir uyuşmazlığın mevcut olmadığı kanaatine varıldığından, inceleme fazla ödemenin istirdadı ve işveren prim borcu nedeniyle yapılan kesintiler yönünden yapılacaktır. Şu halde 5510 sayılı Kanun’un 55. maddesi uyarınca başvuranın ölüm aylığında yapılan artış nedeniyle oluşan fazla ödemenin geri alınmasının, ayrıca işveren prim borcundan dolayı yapılan kesintilerin hukuka ve hakkaniyete uygun olup olmadığının irdelenmesi gerekmektedir.
12) Bu noktada ilk olarak Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından gönderilen bilgi ve
belgelerden başvuranın ölüm aylığından işveren prim borcu nedeniyle üçte bir oranında yapılan kesintinin kaynağı olarak, işveren Gönen İplik San. ve Tic. A.Ş.’nin prim borcunun gösterildiği anlaşılmaktadır. Kurum 2.520.026,61 TL tutarındaki prim borcunun başvuranın şirket ortaklığı nedeniyle oluştuğunu, ayrıca söz konusu primlerin 2004 yılından önceki dönemlere ait olduğunu belirtmektedir. Öte yandan anılan işveren şirket hakkında Kurumca 2004/010256 numaralı takibin başlatıldığı, 16/4/2014 tarihinde de başvuran hakkında icra işlemlerine başlanıldığı anlaşılmaktadır. Bu noktada tüzel kişiliği haiz işveren şirket adına ödenmemiş sigorta prim borçlarından başvuranın sorumlu tutulmasının şartlarının ortaya konulması gerekmektedir.
13) Yukarıda yer verilen yasal metinlerde de görüldüğü üzere, tüzel kişi işverenlerin ortak
ve yetkililerinin kamu alacaklarından sorumluluğunun kaynağı; 6183 sayılı Kanun’un mükerrer 35. maddesi (limitet şirket ortakları için madde 35), mülga 506 sayılı Kanun’un 80.
maddesinin on ikinci fıkrası ve 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesinin yirminci fıkrasıdır.
Bunlardan 6183 sayılı Kanun’da yer alan hükümler, kamu alacağının tahsil edilmesinde genel hüküm niteliğindedir. 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesinin yirminci fıkrası ile bu Kanun’un 106. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 506 sayılı Kanun’un 80. maddesinin on ikinci fıkrası ise işverenlerce çalıştırılan sigortalılara ilişkin primlerin Kuruma ödenmesi konusundaki sorumluluğu genişleten özel düzenlemelerdir. Söz konusu düzenlemeler tüzel kişi işverenlerin yönetim kurulu üyelerinin, yönetici ve yetkililerinin, Kuruma ödenmeyen prim borçlarından sorumlu tutulmalarının şartlarını ihtiva etmektedir. Bu nedenle tüzel kişi işverenlerin sigorta prim borçlarından bu kişilerin sorumlu tutulması, ilgili maddelerde yer alan şartların gerçekleşmesine bağlıdır. Bu şartların tespiti ise sigorta primlerinin ait olduğu dönem dikkate alınarak, ilgisine göre 5510 sayılı ya da 506 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılmalıdır.
14) Hemen belirtmek gerekir ki, hem mülga 506 sayılı Kanun’un 80. maddesi hem de
1/7/2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesi primlerin zamanında ve düzenli olarak tahsilini sağlamaya yöneliktir. Anılan maddeler uyarınca işveren, bir ay içinde çalıştırdığı sigortalıların primlerine esas tutulacak kazançlar toplamı üzerinden Kanun gereğince hesaplanacak prim tutarlarını ücretlerinden kesmeye ve kendisine ait prim tutarlarını da bu miktara ekleyerek en geç ertesi ayın sonuna kadar Kuruma ödemeye mecburdur.
Süresinde ödenmeyen prim ve diğer kamu alacakları ise 6183 sayılı Kanun hükümleri uyarınca
Kurumca tahsil edilecektir. Bununla birlikte 1/7/2008 öncesinde tahakkuk etmiş prim borçları yönünden müşterek ve müteselsil sorumluluğun doğması, ilgilisinin yönetim kurulu üyesi olmasının yanında şirketi temsil ve ilzam yetkisine sahip kişilerden de olmasını gerekli kılmaktadır. Bu nedenle 506 sayılı Kanun’a göre tahakkuk ettirilmiş prim borçları yönünden yönetim kurulu üyesi şirket ortağının aynı zamanda şirketi temsil ve ilzama yetkisi bulunmuyor ise, üst düzey yönetici veya yetkili kabul edilemeyeceğinden şirketin prim borçlarından da sorumlu tutulmayacaktır. İfade etmek gerekir ki, somut olayda Sosyal Güvenlik Kurumunca söz konusu prim borcunun, 2004 yılından önceki dönemlere ait olduğu belirtildiğinden başvuranın sorumluluğu, 506 sayılı Kanun’da yer alan düzenlemeler dikkate alınarak ortaya konulmalıdır. Şu halde 506 sayılı Kanun kapsamındaki prim borçları bakımından sorumluluğun tespitinde, üst düzey yönetici veya yetkili kavramının açıklığa kavuşturulmasında zorunluluk bulunmaktadır.
15) Bilindiği üzere, Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre anonim şirketlerde şirketi
yönetmek ve temsil etmek esas olarak yönetim kuruluna aittir. Üst düzey yönetici kavramı ise yönetim kurulu üyeliğinden farklı bir anlamı ihtiva etmektedir. Nitekim yerleşik Yargıtay uygulamaları ile öğretide kabul edildiği üzere üst düzey yönetici, şirketin mali ve idari konularında tek başına emir ve tasarruf yetkisine sahip, özel şekilde kendisine yetki verilen kişiyi ifade etmektedir. Bu doğrultuda anonim şirkette primlerin ödenmesinden müteselsilen sorumlu üst yönetici ve yetkiliden söz edebilmek için primlerin tahakkuk ve ödenmesinde yetkili üst düzey yönetici olması, yönetim kurulu başkanı, başkan yardımcısı gibi unvan taşıması veya temsil ve ilzam yetkisine sahip yönetim kurulu üyesi olması gerekir. (Yargıtay
Hukuk Genel Kurulunun 25/1/2017 tarihli ve E: 2014/21-2313, K: 2017/152 sayılı kararı.
Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin; 10/9/2015 tarihli ve E: 2015/11485, K: 2015/14595 sayılı kararı; 5/12/2017 tarihli ve E: 2015/19372, K: 2019/8648 sayılı kararı. Yargıtay Yirmi Birinci
Hukuk Dairesinin; 8/3/2011 tarihli ve E: 2010/379, K: 2011/2028 sayılı; 22/12/2015 tarihli ve
E: 2015/21086, K: 2015/23093 sayılı kararı. Kaynak: www.corpus.com.tr)
16) Bu açıklamalar ışığında somut olaya gelince; işveren nin
2004 yılı öncesine ait prim borcundan dolayı başvuranın ölüm aylığından 6183 sayılı Kanun’a
göre kesinti yapılabilmesi için, her şeyden önce başvuran veya eşi yönünden üst düzey yönetici sıfatının ortaya konulması gereklidir. Bu noktada idari başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle Kurumumuzca Gönderme Kararı verilen 2019/19030 numaralı başvuruda başvuranın, eşinin borcu olduğunun söylendiğini, 7143 sayılı Kanun kapsamında bir kısım borcu ödediğini beyan ettiği; buna karşılık söz konusu prim borcuna yönelik ise bir açıklamasının bulunmadığı görülmektedir. Öte yandan Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından
Kurumumuza gönderilen bilgi ve belgelerde ise söz konusu prim borcunun kişinin kendi şirket ortaklığından dolayı oluştuğunun belirtilmekle yetinildiği anlaşılmaktadır. Oysa salt anonim şirket ortaklığının işveren prim borçlarından sorumlu olunması için yeterli olmadığı, 506 sayılı
Kanun’un açık hükmü ile sabittir. Bu nedenle söz konusu prim borcu açısından başvurana sorumluluk atfedilebilmesi ve böylece ölüm aylığından kesinti yapılabilmesi için gerekli yasal şartların varlığı Sosyal Güvenlik Kurumunca, başta ticaret sicil kayıtları olmak üzere ilgili belgeler ile desteklenerek açıklanmamıştır. Hal böyle iken idarenin öncelikle, başvuran ya da eşinin anonim şirket ortaklığı yanında üst düzey yönetici sıfatına da sahip olup olmadıklarının yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda belirlemesi gerekir.
17) Diğer taraftan idarenin söz konusu prim borcunu başvuranın ölüm aylığından tahsil
yönteminin de irdelenmesi gerekmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu söz konusu borcun tahsilinin başvuranın ölüm aylığından üçte bir oranında kesinti yoluyla yapıldığını belirtmektedir. Bilindiği üzere Kurumun prim alacakları 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesi uyarınca 6183 sayılı Kanun’a göre takip ve tahsil edilmesi gereken alacaklar içerisinde yer almaktadır. Aynı zamanda Kurumun prim alacakları 5510 sayılı Kanun’un 93. maddesi uyarınca emekli aylığının haczedilmesi suretiyle tahsili mümkün olan alacaklar arasındadır.
Diğer taraftan prim borçlusunun emekli aylığının ne oranda haczedileceği hususu ise 6183 sayılı Kanun’un 71. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu maddeye göre prim borçlusunun emekli aylığının, üçte birinden çok dörtte birinden az olmamak üzere haczi mümkündür.
Maddenin ikinci fıkrasında ise emekli aylıkları yönünden bir ayrım yapılmadan, asgari ücreti aşmayan aylık gelirlerin onda birinden fazlasının haczolunamayacağı düzenlenmiştir.
Görüldüğü üzere 6183 sayılı Kanun, borçlunun emekli aylığının haczedilmesi neticesinde yapılacak kesintinin ne oranda olacağını alt ve üst sınırlar belirleyerek ortaya koymuştur.
Kanun ayrıca asgari ücretin altında geliri olan borçluların aylıklarının da en fazla onda biri oranında kesintiye tabi tutulabileceğini hüküm altına almıştır. Dolayısıyla belirtilen sınırlamalar emekli aylığından yapılacak hacizler açısından kesin sınırlar olup, idarenin bu oranların üzerinde ya da altında haciz işlemi uygulama konusunda takdir yetkisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte idare asgari ücretin üzerindeki aylıkların haczinde üçte bir oranından çok ve dörtte bir oranından az olmamak üzere bir oran belirlemekte serbesttir. Asgari ücretin altındaki aylıklar açısından ise kanun koyucu onda bir oranını üst sınır olarak belirlediğinden, bu oranın altında bir haciz uygulanmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte emekli aylığından yapılacak kesintiye ilişkin takdir yetkisini kullanan idareden, borçlunun aylığının belirli bir asgari standardın altına düşmemesine ve böylece sosyal güvenliğinin sağlanmasına ilişkin anayasal güvenceden mahrum bırakılmamasına özen göstermesi beklenecektir.
18) Şu halde somut olayda başvuranın ölüm aylığının asgari ücretin üzerinde olması
durumunda en fazla üçte biri kadarının haczinin mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Başvuranın ölüm aylığının net asgari ücretin altında olduğunun anlaşılması durumunda ise mezkûr 71.
maddenin ikinci fıkrası uygulama alanı bulacak ve Sosyal Güvenlik Kurumunca en fazla onda bir oranında kesinti yapılabilecektir. Bu aşamada Kurumdan beklenen, başvuranın ölüm aylığına uygulanacak haciz oranının belirlenmesi için bu yönde yeterli bir araştırma yapmasıdır. Buna karşılık somut olayda Sosyal Güvenlik Kurumunun, mezkûr ikinci fıkra uyarınca bir değerlendirme yapmadan başvuranın ölüm aylığından üçte bir oranında kesinti uyguladığı anlaşılmaktadır. Oysa 1/1/2020 – 31/12/2020 tarihleri arasında net asgari ücret 2.324,71 TL olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla 2020 yılı Mart ayında 1.713,66 TL olan başvuranın ölüm aylığının, asgari ücretin altında olduğu açıktır. (Bk. 27/12/2019 tarihli ve
30991 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Asgari Ücret Tespit Komisyonu Kararı. Net asgari
ücretin hesabı için ise bk. https://www.ailevecalisma.gov.tr/tr-tr/asgari-ucret/asgari-ucret2020/.) Bu nedenle başvuranın ölüm aylığının onda birinden fazlasının haczedilmesi yönündeki Kurum işleminin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.
(Aynı yönde Yargıtay Yirmi Birinci Hukuk Dairesinin 24/5/2012 tarihli ve E: 2010/12555, K:
2012/9046 sayılı kararı. Kaynak: www.corpus.com.tr)
19) Öte yandan başvuranın aylığından yapılan ikinci kesinti, ölüm aylığında yapılan hatalı
artış nedeniyle oluşan fazla ödemenin Kurumca istirdadına yöneliktir. 3.856,23 TL tutarındaki fazla ödemenin, 5510 sayılı Kanun’un geçici 65. maddesi doğrultusunda mezkûr Kanun’un 55.
maddesi uyarınca 2015 yılı Temmuz ayında aylıklara uygulanan 100 TL seyyanen artışın, başvuranın % 75 olan hak sahipliği dikkate alınmadan yapılması nedeniyle oluştuğu anlaşılmaktadır. Bu fazla ödemenin başvuranın ölüm aylığından dörtte bir oranında kesinti yapılmak suretiyle tahsiline yönelik gerçekleştirilen Kurum işleminin, anılan Kanun’un 96.
maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında fazla ödemenin istirdadına yönelik olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Nitekim Sosyal Güvenlik Kurumunun da söz konusu fazla ödemeyi Kurum hatası kapsamında kabul ettiği ve başvurandan faiz talep edilmeden ölüm aylığından dörtte bir oranında kesinti yapma yoluna gittiği görülmektedir. Bu aşamada söz konusu Kurum işleminin, başvuranın sosyal güvenlik hakkı ile bağlantılı olan ölüm aylığı üzerindeki mülkiyet hakkını ihlal edip etmediğinin incelenmesi gerekmektedir.
20) Hemen belirtmek gerekir ki; 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi, yersiz ödemelerin
Kuruma iadesi konusunda özel bir sebepsiz zenginleşme hükmü niteliğindedir. (Yargıtay
Hukuk Genel Kurulunun 15/6/2011 tarihli ve E: 2011/362, K: 2011/409 sayılı Kararı. Kaynak:
www.corpus.com.tr) Söz konusu madde Sosyal Güvenlik Kurumunun hatalı işlemi sonucu yersiz olarak yapıldığı tespit edilen sağlık yardımının iadesi için ilgili aleyhine başlatılan icra takibine itiraz edilmesi üzerine, Kurum tarafından açılan davada Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi denetimine de tabi tutulmuştur. Yüksek Mahkeme, söz konusu kuralın, Kurum tarafından Kanun’a aykırı şekilde ilgililere yapılan ödemelerin geri alınmasıyla
Kurumun gider kaybının önlenmesini ve Kurumun aleyhine sebepsiz zenginleşmeye engel olunmasını sağlamak için kamu yararı amacıyla çıkarıldığına değinerek, böyle bir düzenlemenin anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğunu belirtmiştir.
Yapılan yargılamada ayrıca Kurumun hatalı işleminden kaynaklanan nedenlerle yapılan fazla veya yersiz ödemelerin yaptırımının, ilgililerin kasıtlı veya kusurlu davranışı sonucu yapılan fazla veya yersiz ödemelerin hükümlerine göre hafifletilmiş olduğu, kanun koyucunun sebepsiz zenginleşene hatalı işlemin tebliğinden itibaren yirmi dört ay gibi uzun bir süre faizsiz iade yapması için seçenek tanıdığı hususları da gözetilerek, kuralın Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesine aykırı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. (Anayasa Mahkemesinin 10/2/2016 tarihli ve E: 2015/97, K: 2016/10 sayılı kararı. Kaynak: www.corpus.com.tr)
21) Diğer taraftan başvurucunun, emekliliğe esas ek göstergesinin (+3600) yerine (+3000)
olarak belirlenmesi ve tarafına borç çıkarılmasına ilişkin işlemin iptali istemiyle açtığı davanın reddedilmesi nedeniyle Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasını konu alan başvuruda Yüksek Mahkeme; başvuran hakkında tesis edilen borç çıkarma işlemini hukukilik, meşruluk ve orantılılık kriterleri yönünden değerlendirmiş ve başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir. Somut olayda başvurucu emekli edildikten sonra ek göstergesinin hatalı belirlendiği fark edilmiş ve fazla ödenen ikramiye ve aylıklar toplamının, maaşından ¼ oranında tahsil edilmeye başlanacağı bildirilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin 12/3/2015 tarihli ve E: 2013/3385, K: 2013/3385 sayılı kararı. Kaynak: www.corpus.com.tr)
22) Anılan karar irdelendiğinde, Yüksek Mahkemenin mülkiyet hakkının ihlali iddiasının
incelenmesi için öncelikle Anayasa’nın 35. maddesi kapsamında korunmaya mazhar mülke ilişkin bir menfaatin varlığını aradığı görülmektedir. Bu doğrultuda Yüksek Mahkeme, Anayasa’nın 35. maddesi kapsamında yer alan hukuki himayenin kişinin mülk edinme talebini değil, var olan bir mülkiyet hakkını koruduğuna işaret etmektedir. Öte yandan Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarına da yer verilen kararda, nelerin mülkiyet hakkına konu olabileceği hususunda, mevzuat hükümlerinden ve derece mahkemelerinin bunlara ilişkin yorumundan bağımsız olarak özerk bir yorumun esas alındığı vurgulanmaktadır (bkz.
Depalle/Fransa [BD], B. No: 34044/02, 29/3/2010 § 62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], B. No: 73049/01, 11/1/2007, § 63; Öneryıldız/Türkiye [BD], B. No: 48939/99, 30/11/2004, § 124; Broniowski/Polonya [BD], B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 129; Beyeler/İtalya [BD], B.
No: 33202/96, 5/1/2000, § 100; Iatridis/Yunanistan [BD], B. No: 31107/96, 25/3/1999, § 54).
Bu kapsamda Anayasa’nın 35. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 No.lu
Protokol’ün birinci maddesinin koruma alanı içinde yer alan menfaatlerin kapsamına, mevcut bir mülkün (existing possessions) girebileceği gibi alacak haklarının (AYM, E.2000/42, K.2001/361, K.T. 10/12/2001; AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T. 24/9/2008) veya yeterince icra edilebilir kılınmış alacak haklarının (claims) da girebileceğine değinilerek, başvurucunun ihlal iddiasına konu emekli ikramiyesi ve maaşında meydana gelen azalmanın, Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No.lu Protokol’ün birinci maddesinin güvencesi kapsamında yer aldığı kabul edilmiştir.
23) Bahsi geçen kararda Yüksek Mahkeme, Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen,
sınırları ve güvence ölçütlerine yine aynı madde de yer verilen mülkiyet hakkının; Anayasa’nın 13. maddesi ışığında yorumlanarak, özüne dokunulmaksızın, kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceğini ve ayrıca yapılan sınırlamaların Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzenine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağını tespit etmektedir. (B. No.
2012/931, 26/6/2014, § 52) Bu doğrultuda anılan kararda yer alan şu değerlendirmeler, mülkiyet hakkına yapılacak müdahalenin hukuka ve hakkaniyete uygun kabul edilebilmesi için
kanunilik şartının yanında gerekli olan diğer şartları da göstermesi bakımından önemlidir:
“Mülkiyet hakkının Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde sınırlandırılması, bu kapsamda, Anayasa’nın bütünü dikkate alınmak suretiyle bu hak için öngörülen ek güvencelere riayet edilmesi ve kamu yararı dışında amaçlarla sınırlandırılmaması, ayrıca hakkın özüne dokunulmadan ve ölçülülük ilkesine riayet edilerek sınırlandırılması gerekmektedir. Mülkiyet hakkına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararlarında söz konusu ölçütler çoğunlukla birlikte uygulanmakta ve bireyin hakkıyla kamu yararı arasında kurulması gereken adil dengeye vurgu yapılmaktadır. (AYM, E.1999/33, K.1999/51, K.T. 29/12/1999). Bu noktada, ihlal teşkil ettiği iddia edilen önlemin temelini oluşturan kamu yararı karşısında, bireye düşen fedakârlığın ağırlığı göz önünde bulundurulmalıdır. Mülkiyet hakkına müdahale oluşturan kamu gücü işleminin, meşru kabul edilebilmesi bakımından, kamu yararını gerçekleştirme amacını taşıması ve müdahale sonucunda ortaya çıkan yeni durumun ve bozulan yararlar dengesinin, birey açısından tahammül edilemez bir boyuta ulaşmaması gerekir (B. No. 2012/931, 26/6/2014, § 59).”
24) Bu doğrultuda Yüksek Mahkeme devletin, sosyal güvenlik alanındaki sorumluluğunu
sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmesi için düzenlemeler yapmak konusunda geniş takdir yetkisinin bulunduğuna, bu doğrultuda ilgililere yapılan yersiz ödemenin istihkaklarından kesinti yapılmak suretiyle tahsilinin sağlanması için kanuni düzenlemelerin yapıldığına, bir diğer ifadeyle sosyal güvenliğin devamlılığının sağlanması için Devlet hazinesinden ilgililere mevzuata aykırı olarak yapılan ödemelerin yeniden hazineye katılımının kesinti yapmak yoluyla düzenlendiğine işaret etmekte ve yersiz ödeme yapılan ilgililerin istihkaklarından kesinti yapılmasında kamu yararı bulunduğunu belirtmektedir.
25) Anayasa Mahkemesi anılan kararda son olarak mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin
orantılı olup olmadığını denetlemiştir. Bu kapsamda idarenin başvurucu hakkında borç çıkarma işlemi tesis ederken, 5434 sayılı Kanun’un ilgili hükümleri uyarınca yersiz ödemenin tespit edildiği tarihten itibaren geriye doğru beş yıllık süre içerisinde yapılmış yersiz ödemeleri dikkate alarak öncesi için borç çıkarmadığına, tespit ettiği yersiz ödemeye faiz uygulamadığına, yöntem olarak emekli aylıklarından kesinti yoluna gittiğine ve bunu yaparken başvurucunun emekli aylığının tamamını değil ilgili mevzuat uyarınca yalnızca ¼’lük kısmını kestiğine değinilmiştir. Başvurucu tarafından emekli maaşından yapılan ¼ oranındaki kesintinin, ekonomik ve sosyal hayatını devam ettiremez nitelikte olduğu yönünde bir şikâyet de ileri sürülmediği dikkate alınarak, başvuruya konu borç çıkarma ve maaş kesintisinin başvurucuyu ağır ve tahammül edilemez bir yük altına sokmadığı, müdahalenin amacı ile başvurucuya yüklenen külfetin orantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
26) Anayasa Mahkemesi, başvurucunun daha önce ortağı ve yöneticisi olduğu şirketin
sigorta prim borçları nedeniyle, emekli aylığına haciz konulması işlemini konu alan bireysel başvuruda da benzer değerlendirmelere yer vermiş ve başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi yine kanunilik, meşru amaç ve ölçülülük kriterleri yönünden denetime tabi tutmuştur. (Anayasa Mahkemesinin 23/2/2016 tarihli ve E: 2013/8324, K: 2013/8324 sayılı kararı. Kaynak: www.corpus.com.tr) Söz konusu kararda Yüksek Mahkeme, müdahalenin hukuka ve hakkaniyete uygun kabul edilebilmesi için gerekli olan diğer iki şartın mevcut olduğunu tespit ettikten sonra, ölçülülük ilkesi kapsamında “elverişlilik”, “gereklilik” ve
“orantılılık” yönünden değerlendirme yapmıştır.
27) Bu doğrultuda Yüksek Mahkeme, Anayasa’nın 65. maddesi kapsamında sosyal
güvenlik sisteminde bir dizi reform yapan düzenlemelerin yeni maliyetlere neden olacağına ve bu maliyetlerin ise sistemin tarafları arasında paylaşılması gerektiğine değinmiştir. Sosyal güvenlik sisteminin finansmanının; çalışanlar, işverenler ve Hazine katkısı ile gerçekleştirildiği, ayrıca sistemin açıklarının da kamu kaynakları ile genel bütçeden karşılandığı hususlarının dikkate alındığı kararda, sosyal güvenlik sisteminde yeni reformlar yapılarak sistemin kapsamı, hizmetlerin niteliği ve niceliğinin arttırılması istendiğinde başvurulacak kaynakların yine sayılan unsurlar olduğu, ayrıca başvuru konusu müdahale ile sosyal güvenlik alacaklarının tahsilinin amaçlandığı, bu nedenle müdahale aracının elverişli ve müdahalenin de gerekli olduğu kanaatine ulaşılmıştır.
28) Son olarak Yüksek Mahkeme başvurucunun emekli aylığının 6183 sayılı Kanun’un 71.
maddesi kapsamında dörtte bir oranında hacze konu edilmesi ile büsbütün emekli aylığından veya aylık miktarının belirli bir asgari standardın altına düşmemesine ilişkin güvenceden mahrum bırakılmamış olduğuna, emekli aylığından Kanun’da öngörülen % 25 oranında bir miktarın kesilmesiyle borcunu ödemesinin temin edilmeye çalışıldığına, bu durumun da başvurucuya ödenen emekli aylığı üzerinde kısmi sonuç doğurduğuna değinerek, zorlayıcı nitelikte kamu yararı amacına dayanan düzenlemenin ve başvurucunun emekli aylığına haciz konulması işleminin, başvurucuyu ağır ve tahammül edilemez bir yük altına sokmadığı, müdahalenin amacı ile başvurucuya yüklenen külfetin orantılı olduğu sonucuna varmıştır.
29) Bu açıklamalardan sonra somut olayda başvuranın ölüm aylığında yapılan hatalı artış
nedeniyle oluşan fazla ödemenin tahsiline yönelik Kurum işlemine gelinecek olursa; başvuranın ölüm aylığının mülkiyet hakkı kapsamında yer aldığı ve bu nedenle yapılacak müdahalenin yukarıda belirtilen kriterleri taşımasının hukuka ve hakkaniyete uygun bir müdahalenin varlığı için şart olduğu değerlendirilmektedir.
30) Bu kapsamda ilk olarak başvuranın aylığından ¼ oranında yapılan kesintinin yasal
dayanağının 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi olduğu anlaşılmaktadır. Anılan düzenlemenin yeterli açıklıkta olduğu, hukuki güvenlik ve hukuki belirlilik ilkelerini sağladığı anlaşıldığından mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanunilik ölçütünü taşıdığı sonucuna varılmıştır. Yine söz konusu müdahalenin sosyal güvenlik sisteminin devamlılığı açısından başvurana yapılan mevzuata aykırı ödemelerin geri alınmasını amaçladığı ve böylece meşru bir amacının bulunduğu da anlaşılmaktadır.
31) Son olarak, başvuranın ölüm aylığından kesinti yoluyla yapılan müdahalenin hukuka
ve hakkaniyete uygun kabul edilebilmesi için ölçülülük ilkesinin alt unsurlarından orantılılık yönünden de değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bu açıdan müdahalenin bir ihlale sebebiyet vermemesi temel olarak, başvuranın Anayasa ile teminat altına alınmış sosyal güvenliğinin sağlanmasına aracılık eden ölüm aylığının belirli bir asgari standardın altına düşmemesi ve böylece sosyal güvenliğinin sağlanmasına ilişkin anayasal güvenceden mahrum bırakılmamasına bağlıdır.
32) Belirtmek gerekir ki, ilgilisine hak ettiğinden fazla yapılacak bir ödemenin, Kurumun
aktüeryal yapısını olumsuz etkileyerek gerçekten sosyal güvenlik yardımlarına ihtiyaç duyan kişiler açısından zorunlu olan sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemine zarar vereceği açıktır. Ancak mevcut mevzuat hükümleri ilgililere yapılan fazla ödemenin mahkeme kararına dahi gerek kalmaksızın idarece istirdadına izin vermekle birlikte, bu yetkinin kişinin kendisinin ve ailesinin geçimini temin edeceği asgari miktarın aşılacak şekilde kesinti yapılması yönünde kullanılması da hak ve nesafet kurallarına uygun düşmeyecektir. Bu nedenle Kurum özellikle ölüm aylığı alan kişiler de dâhil olmak üzere ilgililerin istihkaklarından yapacağı her kesintide, kendilerinin ve ailesinin geçimi için gerekli olan kısmı yasal sınırlar içerisinde tespit etmelidir.
Zira 5510 sayılı Kanun, 6183 sayılı Kanun ve 2004 sayılı İcra İflas Kanun’u başta olmak üzere yasal düzenlemelerde ve yerleşik yargısal içtihatlarda; çeşitli nedenlerle emekli aylığından kesinti yapılmak suretiyle tahsili gereken alacakların, bireysel ve toplumsal yaşamın sürdürülebilmesi için kişilerin zorunlu gereksinimlerini karşılamaya yetecek en az miktar belirlenerek, aylığın bu miktar dışında kalan bölümü üzerinden tahsili yoluna gidilmesi öngörülmektedir. Borçluların ve bu arada amme borçlusunun da kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayacak en az miktar dikkate alınmadan söz konusu alacağın emekli ya da ölüm aylığından kesinti yapılması suretiyle tahsili cihetine gidilmesi, insan ve toplum hayatının sürdürülebilirliğine ve aynı zamanda hak ve adalet ilkelerine uygun düşmeyecektir. (Danıştay
On Birinci Dairesinin; 15/2/2005 tarihli ve E: 2004/3837, K: 2005/612; 21/4/2009 tarihli ve E:
2006/3170, K: 2009/4191 sayılı kararları. Kaynak: www.corpus.com.tr)
33) Bu doğrultuda başvurana yapılan fazla ödemenin 2015 yılı Temmuz ayından, ölüm
aylığındaki hatalı artışın fark edildiği 2019 yılı Eylül ayına kadar devam ettiği, bu itibarla hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamının geri istenebilmesine imkân veren 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinin birinci fıkrasın (b)
bendi yönünden işlemin yerinde olduğu görülmektedir. Yine Kurumun söz konusu fazla ödeme için faiz talep etmemesinin, fazla ödemenin yapılmasında kusuru olmayan başvuran açısından yerinde bir uygulama olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte başvuranın ölüm aylığından yukarıda bahsedilen prim borcu nedeniyle üçte bir oranında devam eden bir kesinti varken, söz konusu kesintinin oranına yönelik yukarıda açıklanan hatalı uygulama bir kenara bırakılırsa, ayrıca dörtte bir oranında kesinti yapılmaya başlanmasının başvurucuyu ağır bir yük altına soktuğu, dolayısıyla yapılan müdahalenin bu kesintinin yapılmaya başlanmasıyla birlikte orantılı olmaktan çıktığı değerlendirilmektedir. Gerçekten idarece Kurumumuza gönderilen belgelerden başvurana yapılan son üç aylık ödemeler incelendiğinde; 2020 yılı Mart ayında aylığının 1.713,66 TL ve kesinti tutarının 1.005,97 TL olduğu, 2020 yılı Şubat ayında aylığının 1.713,66 TL ve kesinti tutarının 1.012,26 TL olduğu, 2020 yılı Ocak ayında aylığının 1.713,66
TL ve kesinti tutarının da 999,63 TL olduğu görülmektedir. Belirtilen ödeme dönemlerinde başvurana ödenen net aylık ise sırasıyla 707,69 TL; 701,40 TL ve 714,03 TL’dir. Görüldüğü üzere başvuranın ölüm aylığının yarısını aşar şekilde kesinti yapıldığı, başvuranın zorunlu gereksinimlerini karşılamaya yetecek en az miktarın dikkate alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda başvuranın 78 yaşında olduğu, kirada oturduğu, ölüm aylığından başkaca bir gelirinin bulunmadığı, yapılan kesintilerin geçimini devam ettirmesini zorlaştırdığı yönündeki yakınmaları dikkate alındığında; başvuranın mülkiyet hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç ve başvurana yüklenen külfet arasında, adil bir dengenin kurulmamış olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
34) Diğer taraftan somut olayda başvuranın orantısız bir külfet altına sokulmasının nedeni,
yersiz ödemenin istirdadı ve prim borcunun tahsili kapsamında yapılan iki ayrı kesintinin, ölüm aylığının yarısından fazlasına ulaşmış olmasıdır. Ne var ki ne 5510 sayılı Kanun ne 6183 sayılı
Kanun, Kurumun söz konusu alacaklar bakımından aynı anda ölüm aylıklarından kesinti yapılması ihtimalini düzenlemiş değildir. Belirtmek gerekir ki; Kurumun prim alacakları
Kanun’un 88. maddesinde belirtildiği üzere amme alacağı niteliğinde olup, 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre takip ve tahsil edilmesi gereken alacaklardandır. Bunun yanında ilgililere yapılan fazla ödemelerin istirdadı ise sebepsiz zenginleşmede iade yükümlülüğünü düzenleyen
5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi kapsamında yer almaktadır. Söz konusu madde uyarınca
tespit edilen fazla ödemenin tahsili ilgililerin Kurumdan alacağı varsa mahsuplaşma yoluyla, aksi durumda ise genel hükümlere göre tahsil edilmektedir. Burada bahsedilen genel hükümlerden kastedilen kanunun, genel yasa niteliğindeki 2004 sayılı İcra İflas Kanunu olduğu açıktır. Zira 6183 sayılı Kanun kamu alacaklarının tahsilinde özel kanun niteliğindedir. Bu durumda Kurumun yersiz ödeme nedeniyle oluşan alacağı 6183 Kanun kapsamında olmadığından, alacağın tahsili nedeniyle yapılan takipte, kural olarak borçlunun kurumdan aldığı emekli maaşı muvafakati olmadan haczedilmemesi gerekirdi. (Yargıtay On İkinci
Hukuk Dairesinin 27/11/2014 tarihli ve E: 2014/21047, K: 2014/28636 sayılı; Yargıtay
Onuncu Hukuk Dairesinin 18/9/2019 tarihli ve E: 2019/4940, K: 2019/6230 sayılı kararı.
Kaynak: www.corpus.com.tr) Buna karşılık kanun koyucu, yukarıda da açıklandığı üzere sosyal güvenliğin devamlılığının sağlanması amacıyla ilgililere mevzuata aykırı olarak yapılan ödemelerin yeniden Kuruma en kısa sürede aktarılması için, mezkûr 96. maddenin üçüncü fıkrasında ilgililerin gelir ve aylıklarından kesinti yoluyla söz konusu fazla ödemenin tahsiline imkân tanımıştır.
35) Öte yandan 6183 sayılı Kanun kapsamında yapılan takiplerde kanun koyucu, 71.
maddede ilgililerin emekli aylıklarından yapılacak kesintinin oranını belirlemekle yetinmeyerek, asgari ücretin altında emekli aylığı alan amme borçluları için sosyal icra hükmü niteliğinde bir koruma hükmü de getirmiştir. Söz konusu hükme göre asgari ücretin altında emekli aylığı alan ilgililerden yapılacak kesinti, aylıklarının onda bir oranını aşmayacaktır.
Diğer taraftan on dokuzuncu paragrafta da ifade edildiği üzere, Kurumca yapılan fazla veya yersiz ödemelere ilişkin olarak 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinde düzenlenen kuralda ilgililere uygulanacak yaptırım, hak sahiplerinin kasıtlı veya kusurlu davranışlarına göre farklı sonuçlara bağlanmış, bu doğrultuda kusuru bulunmayan sebepsiz zenginleşene hatalı işlemin tebliğinden itibaren yirmi dört ay gibi uzun bir süre faizsiz iade yapması için seçenek tanınmıştır. Bu nedenle söz konusu kural ile bireylerin temel hak ve hürriyetlerine yönelik
Anayasa’ya uygun bir müdahale öngörüldüğü değerlendirilmektedir. Bununla birlikte
Kurumun hem 6183 sayılı Kanun hem de 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi kapsamında tahsili gereken iki alacağının bulunması durumunda, emekli maaşı ile geçimini sağlayan bireylerin
6183 sayılı Kanun’un 71. maddesi veya 2004 sayılı Kanun’un 83. maddesinde öngörülen
himayeden yoksun oldukları anlaşılmaktadır.
36) Somut olayın ortaya çıkardığı yasal eksikliği ortaya koymak adına şu açıklamaları
yapmakta fayda bulunmaktadır. Şöyle ki, Kurumun takibe konu edilen fazla ödemeye ilişkin alacağı 6183 sayılı Kanun’a göre tahsil edilmesi gerekse idi, kural olarak başvuranın aylığı üçte birden çok dörtte birden az olmamak üzere haczedilebilecek, ancak başvuranın ölüm aylığı asgari ücreti aşmadığı için en fazla onda bir oranında haczolunacaktı. Yine Kurumun prim alacağı amme alacağı olarak kabul edilip 6183 sayılı Kanun’a göre takip ve tahsil edileceği öngörülmeseydi, 2004 sayılı Kanun’a göre takip ve tahsili gerekecek ve anılan Kanun’un 83.
maddesinin birinci fıkrası uyarınca başvuranın ölüm aylığı, geçinmesi için icra memurunca lüzumlu olarak takdir edilen miktar tenzil edildikten sonra haczolunabilecekti. Hatta 2004 sayılı Kanun uygulamasında borçlunun maaşı üzerinde birden fazla haciz var ise bunların sıraya konulması, sırada önde olan haczin kesintisi bitmedikçe sonraki haciz için kesintiye geçilmemesi gerekecekti. Diğer taraftan 6183 sayılı Kanun’un kısmen haczi kabil gelirlerin haczedilebilirlik oranına ilişkin üst sınır getirerek idarenin takdir yetkisini sınırlandırmasının amacının da, ilgililerin aylık gelirlerinin belirli bir asgari standardın altına düşmemesi için koruma sağlamaya yönelik olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır. Dolayısıyla değinilen ihtimallerde her bir Kanun’un ayrı ayrı uygulanmasında başvuran kanun koyucunun öngördüğü sınırlar içerisinde bir külfete katlanacak, bunun yanında geçinmesi için gerekli bir miktar dikkate alınmış olacağından ölüm aylığı bakımından mülkiyet hakkına yapılan müdahale orantılı olacaktı. Somut olayda ise her iki alacağın aynı anda tahsil edilmesi nedeniyle, başvuranın ölüm aylığının yarısını aşan bir kesinti yapılmaktadır. Oysa meri mevzuat hükümleri dikkate alındığında kanun koyucunun, ne 6183 sayılı Kanun ne 2004 sayılı
Kanun ne de 5510 sayılı Kanun açısından emekli aylığına bu derece bir müdahaleyi arzulamadığı anlaşılmaktadır.
37) Öte yandan bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlaline, idare tarafından
Anayasa’ya uygun yorum yapılmasına imkân vermeyecek kadar açıklıkta bir kanun hükmünün veya kanundaki belirsizliklerin neden olması durumunda, bu ihlalin kanunun uygulanmasından değil doğrudan kanundan kaynaklandığı kabul edilmektedir. Bu durumda bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunabilmesi için ihlale yol açan kanun hükmünün ortadan kaldırılması veya ilgili hükmün yeni ihlallere yol açmayacak şekilde değiştirilmesi ya da yeni ihlallere yol açılmasının önüne geçilmesi için belirsizliğin giderilmesi gereklidir. (Anayasa Mahkemesinin
6/2/2019 tarihli ve E: 2016/9878, K: 2016/9878; 30/5/2019 tarihli ve E: 2016/22418, K:
2016/22418; 20/6/2019 tarihli ve E: 2015/6164, K: 2015/6164 sayılı kararı. Kaynak:
www.corpus.com.tr) Tüm bu açıklamalar sonrasında somut olay açısından başvurana yüklenen külfetin orantısız olduğu anlaşılmakla birlikte, bu müdahalenin orantısız olmasının 5510 sayılı
Kanun’daki eksiklikten kaynaklandığı tespit edilmektedir. Gerçekten de Sosyal Güvenlik
Kurumunun prim borcu nedeniyle uyguladığı hatalı kesinti oranı bir kenara bırakılırsa, iki alacağı da başvuranın ölüm aylığından tahsil etmesine yönelik işlemi 5510 sayılı Kanun’un ve
6183 sayılı Kanun’un açık hükümlerinin uygulanmasından ibarettir. Nitekim Sosyal Güvenlik
Kurumu da 6183 sayılı Kanun’un 71. maddesi kapsamında ölüm aylığından yapılan bir kesintinin yanında, 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi uyarınca da fazla ve yersiz ödemeler için ilgililerin aylıklarından % 25 oranında 6183 sayılı Kanun’un 71. maddesi ile ilişkilendirilmeksizin kesinti yapılmasının mümkün olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla burada Kurum işleminin, başvuranın mülkiyet hakkına orantısız bir müdahale teşkil ettiği açık olsa da, Kurumu aksi yönde bir uygulamaya sevk edecek kanuni düzenlemenin eksikliği de ortadadır. Zira somut olay bakımından başvuranın ölüm aylığından 6183 sayılı Kanun’a göre onda bir oranında kesinti yapılsa dahi, bahsedilen yersiz ödemenin tahsili için de ayrıca dörtte bir oranında kesinti yapılacaktır. Bu halde ise asgari ücretin altında ölüm aylığı alan ve yapılan kesintilerin geçimini sürdürmesini zorlaştırdığı yönünde yakınması bulunan başvuranın, sosyal güvenliğinin sağlanmasına aracılık eden ölüm aylığının belirli bir asgari standardın altına düşmesi kaçınılmaz olacak ve bu durum ise sosyal güvenlik hakkının sağlanmasına ilişkin anayasal güvenceden mahrum bırakılmasına sebep olacaktır. Şu halde somut olay açısından verilecek karar açıklanan yapısal sorunu ortadan kaldırmayacağından, başka uyuşmazlıkların yaşanmasına da engel olmayacaktır. Dolayısıyla benzer durumdaki hak sahipleri açısından da gerçek bir koruma sağlanmasının, keyfiyeti yasama organına ait olmakla birlikte yapılacak yasal değişiklikle mümkün olacağı değerlendirilmektedir.
38) Kurumumuzca yapılan değerlendirmeler neticesinde; başvuranın ölüm aylığından hem
fazla ödemenin hem de yukarıda değinilen esaslar çerçevesinde prim borcunun tahsilinin mümkün olduğu, ancak Sosyal Güvenlik Kurumunca başvuranın asgari ücreti aşmayan ölüm aylığının, işveren prim borcu için en fazla onda bir oranında haczedilebileceği dikkate alınmadan ve ayrıca prim borcu bakımından devam etmekte olan bir kesinti var iken ödenen aylığın yarısını aşacak şekilde ikinci bir kesintiye tabi tutulmasının hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu, bununla birlikte Sosyal Güvenlik Kurumunun prim alacakları ile fazla veya yersiz ödemeleri hak sahiplerinin aylık veya gelirlerinden birlikte tahsil etmesinde üst sınır bulunmamasının yasal eksiklik olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
B. İyi Yönetim İlkeleri Yönünden Değerlendirme
39) İyi yönetim ilkelerine, 28/03/2013 tarihli ve 28601 mükerrer sayılı Resmi Gazetede
yayımlanan Kamu Denetçiliği Kurumu Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar
Hakkında Yönetmeliği’nin “İyi yönetim ilkeleri” başlıklı 6. maddesinde yer verilmiştir. Söz konusu ilkeler yönünden yapılan değerlendirme neticesinde; başvurunun incelenmesi ve araştırılması kapsamında, Kurumumuzca istenilen bilgi ve belgelerin idare tarafından süresi içerisinde ve gerekçeli olarak Kurumumuza gönderildiği, böylece “kararların gerekçeli olması ve makul sürede karar verme” ilkelerine uygun davranıldığı; ancak idarenin, başvurana verdiği cevapta hangi sürede hangi mercilere başvurabileceğini göstermediği, bu nedenle “karara karşı başvuru yollarının gösterilmesi” ilkesine uymadığı anlaşılmış olup; idareden bahse konu ilkeye de uygun davranması beklenmektedir.
VI. HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN AÇIKLAMA
40) 14/6/2012 tarihli ve 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nun 21. maddesinin
birinci fıkrası uyarınca başvurunun Kurumumuz tarafından reddedilmesi hâlinde, durmuş olan dava açma süresi gerekçeli ret kararının ilgiliye tebliğinden itibaren kaldığı yerden işlemeye başlayacaktır. Mezkûr Kanun’un 21. maddenin ikinci fıkrası uyarınca ise tavsiye kararı üzerine kararın idareye tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde herhangi bir işlem tesis edilmez veya eylemde bulunulmaz ise (varsa) dava açma süresinden kalan süre işlemeye devam edecektir.
Buna göre; (varsa) dava açma süresinden kalan süre içerisinde Şanlıurfa İş Mahkemelerinde yargı yolu açıktır.
VII. KARAR
Açıklanan gerekçelerle;
Başvuranın, ölüm aylığından yapılan kesintilerin kaldırılması ve yapılan kesintilerin iade edilmesi taleplerinin reddine,
Başvuranın ölüm aylığından işveren prim borcu nedeniyle yapılacak kesinti bakımından, 506 sayılı Kanun’un 80. maddesinin on ikinci fıkrasında yer alan şartların mevcut olup olmadığının araştırılarak sonuca göre işlem tesis edilmesi,
Başvuranın asgari ücretin altındaki ölüm aylığından, 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılacak bir haciz işleminde, geçimini sağlayacak en az miktarın da dikkate alınarak mezkûr
Kanun’un 71. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanması,
Hususlarında Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına tavsiyede bulunulmasına,
Sosyal Güvenlik Kurumunun 5510 sayılı Kanun’un 88. maddesi ile 96. maddesi kapsamındaki alacaklarının tahsilinde, hak sahiplerinin aylık veya gelirlerinden her iki alacak için aynı anda kesinti yapılması durumunda ortaya çıkan mağduriyetin giderilmesine yönelik gerekli yasal değişikliğin yapılması için tavsiyede bulunulmasına,
6328 sayılı Kanun’un 20. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, bu karar üzerine idare tarafından
tesis edilecek işlemin otuz gün içinde Kurumumuza bildirilmesinin zorunlu olduğuna,
Kararın başvurana, Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına, Sosyal Güvenlik Kurumu
Başkanlığına ve Cumhurbaşkanlığına tebliğine,
Türkiye Cumhuriyeti Kamu Başdenetçisi’nce karar verildi.
e-imzalıdır
Şeref MALKOÇ
Kamu Başdenetçisi