ÖZET: Başvuru, emekli ikramiyesinin geç ödenmesi nedeniyle maddi kaybın tazmini talebini içermektedir. Başvuran, kamu görevinden çıkarıldıktan sonra emekli olmuş, daha sonra göreve iade edilmiştir. Emekli ikramiyesi, 2023 yılı Mart ayında talep edilmiş ve Mayıs ayında bağlanmıştır. Ancak, ikramiye Haziran ayında eksik ödenmiş ve nihayetinde 2024 yılı Ocak ayında tam olarak ödenmiştir. Başvuran, bu süreçte enflasyon nedeniyle değer kaybı yaşandığını belirterek 250 bin TL tazminat talep etmektedir.

Sosyal Güvenlik Kurumu, başvuranın emekli ikramiyesinin yasal mevzuat gereği zamanında ödenemediğini, ancak yasal faiz ödenmesine dair bir hüküm bulunmadığını ifade etmiştir. Başvurunun değerlendirilmesi sonucunda, geç yapılan ödemelerin başvuranın mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiği ve bu durumun Anayasa’nın 35. maddesi kapsamında mülkiyet hakkının ihlali anlamına geldiği sonucuna varılmıştır. Kamu Denetçiliği Kurumu, başvuranın ikramiyesinin, emekli aylığı bağlandığı tarihteki alım gücüne göre ödenmesi hususunda Sosyal Güvenlik Kurumu’na tavsiyede bulunmuştur.

Sonuç olarak, başvuranın talebi kabul edilmiş ve Sosyal Güvenlik Kurumu’na, emekli ikramiyesinin zamanında ve doğru bir şekilde ödenmesi için gerekli adımların atılması önerilmiştir.

T.C. TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ KAMU DENETÇİLİĞİ KURUMU

(OMBUDSMANLIK)

SAYI : 2024/9631-S.24.14869

BAŞVURU NO : 2024/4444

KARAR TARİHİ : 10.09.2024

TAVSİYE KARARI

BAŞVURUYA KONU İDARE : SOSYAL GÜVENLİK KURUMU BAŞKANLIĞI

Başvuranın, emekli ikramiyesinin geç ödenmesi nedeniyle uğradığı

BAŞVURUNUN KONUSU :

maddi kaybın karşılığı olarak tarafına tazminat ödenmesi talebi hakkındadır.

BAŞVURU TARİHİ : 30.03.2024

I. BAŞVURANIN İDDİA VE TALEPLERİ

1. Başvuran özetle; KHK ile kamu görevinde çıkarılması sonrası emekli olduğunu, sonrasında göreve iade edildiğini ve emekli olurken aldığı emekli ikramiyesini kurumuna iade ettiğini, göreve iade olduktan sonra bu kez 2023 yılı Mart ayında emeklilik talebinde bulunduğunu, emekli aylığının Mayıs ayında bağlandığını ancak emekli ikramiyesinin Haziran ayında ve hizmet süresi eksik şekilde dikkate alınarak olarak ödendiğini, emekli ikramiyesinin nihayetinde 2024 yılı Ocak ayında tüm hizmet süresi dikkate alınarak ancak emekli olduğu tarihteki unsurlar dikkate alınarak ödendiğini, mevcut hizmeti karşılığı emeklilik talep tarihinde hesaplanan emekli ikramiyesi 535 bin TL iken ikramiyesinin tümüyle tarafına ödendiği Ocak 2024 itibarıyla hesaplanan ikramiyesinin 960 bin TL olduğunu, ekonomideki mevcut enflasyonist dönem göz önüne alındığında söz konusu ödemelerin geç yapılması nedeniyle değer kaybına uğradığını, bu nedenle söz konusu ödemelerin faizle yapılmasının bile hakkaniyeti sağlamayacağını belirterek denkleştirici adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde tarafına 250 bin TL ödenmesini talep etmektedir.

II. İDARENİN BAŞVURUYA İLİŞKİN AÇIKLAMALARI

2. Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğünün 12.06.2024 tarihli ve – – sayılı yazısında özetle; 2.1. Başvurana 15.05.2023 tarihinden geçerli olmak üzere emekli aylığı bağlandığı, 06.06.2023 tarihli işlem ile 7 tam yıl hizmetine karşılık 106.334,34 TL emekli ikramiyesi ödendiği, 29 tam yıl hizmetine

karşılık emekli ikramiyesinin ise aynı süre için daha önce ödenmiş emekli ikramiyesinin başvuran tarafından görev yaptığı kuruma iade edilip edilmediğinin bilinmemesi nedeniyle ödenmediği, Sağlık

Bakanlığının 16.02.2023 tarihli yazısında söz konusu iadenin yapıldığı belirtilmişse de bahse konu yazının başvuranın emeklilik sicil dosyasında yer almaması nedeniyle 29 yıl için ödeme yapılamadığı, ancak bahse konu yazının Sağlık Bakanlığının 22.11.2023 tarihli yazısı ekinde Kurumlarına ulaşması üzerine başvurana

28.12.2023 tarihli işlem ile 29 yıl için 440.527,97 TL emekli ikramiyesi ödendiği,

2.2. Sosyal güvenlik mevzuatında herhangi bir nedenle ilgililere eksik veya sonradan ödenen tutarlara ilişkin olarak yasal faiz ödeneceğine dair herhangi bir hükme yer verilmemiş olması nedeniyle başvuranın emekli aylıkları ile emekli ikramiyesinin ödenmesinde söz konusu ödemeler için ayrıca faiz tahakkuk ettirilmesine veya tazminat ödenmesine imkan bulunmadığı ifade edilmiştir.

III. İLGİLİ MEVZUAT

3. 18/10/1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı” başlıklı 74 üncü maddesi; “…Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bağlı olarak kurulan

Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler…”, 4. 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nun “Kurumun görevi” başlıklı 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Kurum, idarenin işleyişi ile ilgili şikâyet üzerine, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmakla görevlidir.” , 5. 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Borçlunun Temerrüdü” başlıklı 117 nci maddesinin birinci fıkrası; “Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.”, 6. 6098 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Temerrüt faizi” başlıklı 120 nci maddesi; “Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir. Sözleşme ile kararlaştırılacak yıllık temerrüt faizi oranı, birinci fıkra uyarınca belirlenen yıllık faiz oranının yüzde yüz fazlasını aşamaz. Akdî faiz oranı kararlaştırılmakla birlikte sözleşmede temerrüt faizi kararlaştırılmamışsa ve yıllık akdî faiz oranı da birinci fıkrada belirtilen faiz oranından fazla ise, temerrüt faizi oranı hakkında akdî faiz oranı geçerli olur.”, 7. 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunu’nun “Temerrüt faizi” başlıklı 2 nci maddesinin birinci fıkrası; “Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1 inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.”, 8. 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununun “İkramiye” başlıklı 89 uncu maddesi, “…Hizmet sürelerinin tamamı bu Kanun ve/veya 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık

Sigortası Kanununun geçici 4 üncü maddesi kapsamında geçenlerden emekli, adi malullük veya vazife malullüğü aylığı bağlanan veyahut toptan ödeme yapılan asker ve sivil tüm iştirakçilere, her tam fiili hizmet yılı için aylık bağlamaya esas tutarın bir aylığı emekli ikramiyesi olarak verilir… “, 9. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun “5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş hükümleri” başlıklı geçici 4 üncü maddesi; “…Bu Kanunda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanlar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı

Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine

tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır. …”

Şeklindedir.

IV. KAMU DENETÇİSİ CELİLE ÖZLEM TUNÇAK’IN KAMU BAŞDENETÇİSİNE ÖNERİSİ

10. Başvuranın iddiaları, idarenin konu ile ilgili açıklamaları, ilgili mevzuat ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde başvuru konusuna ilişkin “Tavsiye Karar Önerisi” Kamu Başdenetçisine sunulmuştur.

V. DEĞERLENDİRME VE GEREKÇE

A. Hukuka, Hakkaniyete ve İnsan Haklarına Uygunluk Yönünden Değerlendirme 11. Başvuran özetle; emekli ikramiyesinin hak ettiğinden daha geç bir tarihte ödendiğini, enflasyonist bir dönemden geçilmesi nedeniyle ödemenin geç yapılmasına bağlı olarak maddi kaybı olduğunu, mevcut enflasyon oranı göz önüne alındığında yasal faizin dahi maddi kaybını karşılamakta yetersiz kalacağını belirterek denkleştirici adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde tarafına 250 bin TL ödenmesini talep etmektedir.

12. Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından özetle; sosyal güvenlik mevzuatında herhangi bir nedenle ilgililere eksik veya sonradan ödenen tutarlara ilişkin olarak yasal faiz ödeneceğine dair herhangi bir hükme yer verilmemiş olması nedeniyle başvuranın emekli aylıkları ile emekli ikramiyesinin ödenmesinde söz konusu ödemeler için ayrıca faiz tahakkuk ettirilmesine veya tazminat ödenmesine imkan bulunmadığı ifade edilmiştir.

13. Bu çerçevede uyuşmazlığın, 29 yıl karşılığı emekli ikramiyesi, ödemeye hak kazandığı tarihten yaklaşık 7 ay sonra ödenen başvurana denkleştirici adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde tazminat ödenip ödenmeyeceği noktasında düğümlendiği anlaşılmaktadır.

14. 5434 sayılı Kanunun 89 uncu maddesine göre emekli ikramiyesi ilgiliye bağlanan emekli aylığı esas alınarak belirlenmektedir. Buna göre emekli ikramiyesinin de ilgililerin emekli oldukları tarihteki emekli aylıkları esas alınarak hesaplanması gerekmektedir. Nitekim emekli ikramiyesinin emekli olunan tarihteki katsayılarla değil de ödemenin yapıldığı tarihteki güncel katsayılar üzerinden ödenmesi talepleri üzerine bakılan davada Danıştay 11. Dairenin 27/2/2013 tarihli ve E.2011/6625, K.2013/1987 sayılı kararında; “…5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu’nun 89. maddesine göre emekli ikramiyesi ilgiliye bağlanan emekli aylığı esas alınarak belirlenmektedir. Emeklilik, memuriyet statüsünün değişmesine neden olan ayrı bir statü olduğundan, bu statünün başlangıcı da aylığın bağlandığı tarih olduğu gibi emekli aylığı da, ödenecek ikramiyenin bir unsuru ve ölçüsü olup, emekli aylığı belirlendikten sonra buna göre ikramiye ödenmektedir. Bu nedenle; davacının yoksun kaldığı ikramiye farkı, diğer bir anlatımla uğranılan zarar emekli aylığının bağlandığı tarih itibariyle oluştuğuna göre, tazmini gereken zararın da, zarara neden olan bu işlemin tesis olunduğu tarihteki hukuksal duruma göre hesaplanması gerekeceği tabiidir.

Bu itibarla; yukarıda değinilen açıklamalar ve yasal mevzuat hükümleri gereğince, davacıya ödenmesi gereken emekli ikramiyesinin ödeme tarihindeki güncel tutarlar üzerinden hesaplanarak ödenmesi yönündeki istemin herhangi bir yasal dayanağı bulunmadığından reddi gerekmekte iken, kabulü yolunda verilen Mahkeme kararında isabet bulunmadığı sonucuna varılmıştır.” denilmek suretiyle ilk derece mahkemesinin kararı bozulmuştur. Bu karar sonrasında mahkemeler, Danıştay tarafından belirlenen çerçevede karar vererek uyuşmazlıkları çözümlemişlerdir. Nitekim Kurumumuzca verilen kararlarda da

aynı ilkeler benimsenmiş ve emekli ikramiyesinin güncel katsayılarla ödenmesi talepleri reddedilmiştir (07/01/2020 tarihli ve 2019/12357 Başvuru No’lu Ret Kararı).

15. Öte yandan geç ödenen emekli aylık ve/veya emekli ikramiyesine yasal faiz ödenmesi talebiyle

Kurumumuza yapılmış başvurular da bulunmaktadır (21/07/2017 tarihli 2017/428 Başvuru No’lu Tavsiye

Kararı, 16/09/2019 tarihli ve 2019/6522 Başvuru No’lu Kısmen Tavsiye Kısmen Ret Kararı, 06/07/2020 tarihli 2020/575 Başvuru No’lu Tavsiye Kararı, 07/01/2021 tarihli ve 2020/91035 Başvuru No’lu Kısmen

Tavsiye Kısmen Ret Kararı). Bu çerçevede uygulanacak ilkelere 21/07/2017 tarihli ve 2017/428 Başvuru

No’lu Tavsiye Kararında şu şekilde yer verilmiştir.

15.1. Faiz, hukukumuzda 6098 sayılı Borçlar Kanunu ve 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine

İlişkin Kanunda düzenlenmekle birlikte Kanunda tanımına yer verilmemiştir. Ancak öğreti ve yargı kararları ışığında faiz; “alacaklının nakdinden bir süre için yoksun kalması nedeni ile nakdin kullanılması olanağını borçluya bırakması karşılığında elde ettiği, miktarı kanun ya da hukuki işlem ile belirlenmiş, para borçları bakımından özel olarak düzenlenen, tahsili için zararın ve kusurun varlığı şart olmayan bir tür tazminat, bir medeni semeredir.” (HELVACI Mehmet, Borçlar ve Ticaret Kanunu Bakımından Para

Borçlarında Faiz Kavramı, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul 2000, s. 65). Bu tanımdan yola çıkarak somut olayda faizi tanımlarsak; Sosyal Güvenlik Kurumunun tahsis işlemleri tamamlanmasına rağmen başvuranın emekli aylığı ve emekli ikramiyesinin 11 ay sonra ödenmesi anına kadar geçen süre bakımından hak ettiği parayı kullanamaması nedeniyle, mahrum kalınan süreye bağlı olarak ödenmesini talep edebileceği bir karşılık ve tazminattır.

15.2. Yüksek yargı kararları incelendiğinde, Yargıtay 10. H.D. E. 2006/1347 K. 2006/10584. Sayılı ve

“Davacının 01.04.2003-17.06.2005 tarihleri arasında adına tahakkuk eden birikmiş yaşlılık aylıkları tutarlarına ay be ay, ödeme tarihine kadar işletilecek yasal faiz tutarlarından şimdilik … YTL´nin ödenmesine karar verilmesi” istemli kararında; “Alacaklının nakdinden bir süre için yoksun kalması nedeni ile nakdin kullanılması olanağını borçluya bırakması karşılığında elde ettiği, miktarı kanun ya da hukuki işlemle belirlenmiş, para borçları açısından özel olarak düzenlenen, tahsil için zararın ve kusurun varlığı şart olmayan bir tür tazminat, bir medeni semere olarak tanımlan faiz kavramı kapsamındaki temerrüt faizi de; muhtemel zararların giderilmesi amacıyla doğrudan doğruya yasa koyucu tarafından öngörülmüş bir karşılık olup, talep edilebilmesi için gerçekten bir zarar görülmüş olması GEREKLİ

DEĞİLDİR. Bu konuda borçluya bir ispat hakkı tanınmadığı gibi; borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olması da ŞART DEĞİLDİR. Borçlunun para borcunu zamanında ödememesi ve temerrüde düşmesi üzerine kanun gereği kendiliğinden işlemeye başlayan ve temerrüdün devamı müddetince varlığını sürdüren bir karşılık olarak, alacaklının aksi iddia olunmayan farazi zararının asgari oranda giderilmesine yönelik, para borcunun fer’isi niteliğindeki (BK. Md. 113/2 ve 131) faizin, asıl alacakla birlikte sona ermemesi için saklı tutulması, ya da, halin icabından saklı tutulduğunun anlaşılması da yasal

BİR GEREKLİLİKTİR.”

15.3. Yine Yargıtay 10. H.D.’nin 2008/20370 E., 2009/5184 K. sayılı ve yaşlılık aylığının geç bağlanması nedeniyle davacının uğradığı zararın giderilmesi talebiyle açılan davada verdiği kararında; “Zararın kapsamının saptanmasında Kurum işleminin niteliği ile davacının istek ve amacının göz önünde tutulması gerekir. Hal böyle olunca davacının mal varlığında husule gelen zarar, davacıya bağlanması gereken yaşlılık aylığıdır. Ayrıca alacaklının nakdinden bir süre için yoksun kalması nedeni ile nakdin kullanılması olanağını borçluya bırakması karşılığında, elde ettiği, miktarı kanun ya da hukuki işlem ile belirlenmiş, para borçları açısından özel olarak düzenlenen, tahsil için zararın ve kusurun varlığı şart olmayan bir tür tazminat, bir medeni semere olarak tanımlanan faiz kavramı kapsamındaki muhtemel zararların

giderilmesi amacıyla doğrudan doğruya yasa koyucu tarafından öngörülmüş bir karşılık olup, talep edilebilmesi için gerçekten bir zarar görülmüş olmayan faiz olarak belirlenen temerrüt faizi de zarar içinde mütalaa edilmelidir. Davacının asıl alacağı tahsili sırasında açıkça faiz hakkını saklı tutması (ihtirazı kayıt) karşısında davalı Kurumun yasal faizle sorumlu tutulacağı açıktır.” hükmünü kurduğu görülmektedir.

15.4. Yapılan bu değerlendirme neticesinde; Kurumun kusurlu işlemi sonucu, sosyal güvenlik mevzuatlarında düzenlenen yaşlılık aylığından yararlanma şartlarını yerine getirilmesi ile yaşlılık aylığına hak kazanıldığı, yaşlılık aylığının konusunu para borcunu oluşturulması ve kişilere ödenecek bu paranın hangi usul ve esaslara göre hesaplanacağının Kanun tarafından belirlenmiş olması, (bu para borçlarının belirlenebilir nitelikte oldukları), hak kazanılan yaşlılık aylıkları bakımından Kurumun aylıkları zamanında ve eksiksiz bağlama borcuna aykırı davrandığı durumlarda Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da belirtildiği üzere Kurumun temerrüt faizi ile sorumlu olduğu sonucuna varılmıştır.

15.5. Yüksek yargının istikrar kazanmış içtihatlarının aksine Kurumun asıl alacak öderken mevzuatta açık düzenleme olmadığı gerekçesiyle kendiliğinden faiz ödememesi, bu hususun yargılamaya konu olmasına ve yine istikrar kazanmış yargı kararları uyarınca ilave yargılama gideri ve vekâlet ücreti ödemek yanında yargı yükünün artmasına ve vatandaşların da yargılama sürelerinin uzunluğu nedeniyle mağduriyet yaşamasına neden olmakta, diğer bir deyişle Kurumun ödemek zorunda olduğu miktar giderek artmakta ve bu da Kurum için ayrı bir gider kalemi oluşturmaktadır.” 16. Bu çerçevede, Kurumumuzun istikrar kazanmış kararlarında geç yapılan sosyal güvenlik ödemelerine faiz uygulanması yönünde idareye tavsiyede bulunulmakla birlikte anılan kararlara Sosyal

Güvenlik Kurumu Başkanlığınca verilen cevaplarda; geç yapılan sosyal güvenlik ödemelerine ayrıca yasal faiz ödenmesine imkân tanıyacak bir hükmün sosyal güvenlik mevzuatında bulunmaması nedeniyle

Tavsiye Kararlarının bu bölümünün uygulanmasına kanunen imkân bulunmadığı, bu konuda yasal düzenleme yapılması gerektiği, aksi halde ödeme yapılamayacağı belirtilmektedir. Keza mevcut başvuru ile ilgili bilgi belge talebi konulu yazımıza idarece verilen cevapta da aynı hususun tekrar edildiği görülmüştür.

17. Mevcut başvuruda başvuran yukarıda ifade edilen kararlara konu taleplerden ayrılarak mevcut enflasyon oranı göz önüne alındığında yasal faizin dahi maddi kaybını karşılamakta yetersiz kalacağını belirtmekte ve denkleştirici adalet ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde tarafına 250 bin TL ödenmesini talep etmektedir. Hukuken nitelemek gerekirse başvuran tazminat talebinde bulunmaktadır.

18. AİHM, kamu makamlarınca yapılacak ödemelerin gecikmesini faiz ödemeleriyle istikrarlı olarak ilişkilendirmektedir. AİHM’in çeşitli kararlarında, makul olmayan bir gecikme nedeniyle tazminatın değer

kaybettiği durumlarda bu tazminatın yeterli olamayacağı belirtilmiştir (Angelov/Bulgaristan, B. No:

44076/98, 22/4/2004, § 39). Nitekim böyle başvurularda AİHM, esas itibarıyla kamu makamlarının geçen süre nedeniyle ödenmesi gereken tutardaki değer kayıplarını telafi etmek için gecikme faizi ödeyip ödemediğini dikkate almaktadır. Kısacası AİHM; mülkiyet hakkı kapsamında faiz ödemesini, esasen devletin borçlu olduğu tutar ile alacaklı tarafından nihai olarak alınan tutar arasındaki enflasyon nedeniyle oluşan değer kayıplarını giderme yükümlülüğüyle ilişkilendirmektedir (Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92, 9/7/1997, § 29) (AYM, Ferda Yeşiltepe [GK], B. No: 2014/7621, 25/7/2017, § 28).

19. Sefine Baş/Türkiye (B. No: 49548/99, 24/06/2008, §§ 58-64) kararında ise tazminatın faiz ödenmemesi nedeniyle değer kaybına ilişkin şikâyetler incelenmiştir. Başvuruya konu olayda idare mahkemesince, başvurucunun 15/9/2003 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere dul aylığına hak kazandığı

kabul edilmiştir. AİHM öncelikle idare mahkemesinin kararının talep edilebilir bir “alacak” oluşturduğu ve bu nedenle başvurucunun Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında mülkiyet oluşturan bir hakkının mevcut olduğunu belirtmiştir. Mahkeme ayrıca bu hakkın başvurucuya Emekli Sandığına başvurduğu tarihten itibaren geçerli olacak şekilde geriye dönük olarak tanındığını vurgulamıştır. Bununla birlikte AİHM, başvurucuya salt bu hakkın tanınmış olmasının başvurucunun mağdur sıfatını ortadan kaldırmadığını kabul etmiştir. AİHM’e göre mağdur sıfatının ortadan kalkabilmesi için ileri sürülen ihlalin hem zamanında hem de mağdurun bu hakkı kullanamadığı süre göz önüne alınarak telafi yoluna gidilmesi gerekmektedir. AİHM bu çerçevede, idare mahkemesinin yaklaşık 200 aya yayılan Nisan 1987-Aralık

2003 tarihleri arasındaki dönemdeki dul aylıklarına ilişkin oluşan zararı dikkate almadığını tespit etmiştir.

AİHM söz konusu dönem için başvurucunun banka hesabına yatırılan paranın ise aynı dönemdeki enflasyon oranları karşısında uğranılan maddi kaybın sonuçlarını gidermeye yetmediğini belirtmiştir.

AİHM, geçen sürenin yalnızca devlete yarar sağladığını ve ilgili dönemde Türkiye’de paranın hızla değer kaybettiğini göz önünde bulundurarak başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (AYM, Ferda Yeşiltepe [GK], B. No: 2014/7621, 25/7/2017, § 31).

20. Ayrıca AİHM; Kat İnşaat Ticaret Kollektif Şirketi-İsmet Kamış ve Ortakları/Türkiye ((k.k.), B. No:

74495/01, 31/1/2006) kararında, ilke olarak alacağın geç ödenmesinden doğan bir zararın varlığının ileri sürüldüğü durumlarda enflasyon oranı esas alınarak faiz ödenmesi suretiyle zararın giderilebileceğini kabul etmiştir (Hami Çetiner, B. No: 2019/7982, 23/11/2021, § 22).

21. Bu durumda esasen emekli ikramiyesi alacağının değer kaybına uğratılarak ödenmesine ilişkin olduğu anlaşılan mevcut başvurunun Anayasanın 35. maddesi kapsamında korunmaya değer bir mülke ilişkin olup olmadığının ve bahse konu mülke yapılan müdahalenin ortaya konulması gerekmektedir.

22. Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.” denilmek suretiyle mülkiyet hakkı güvenceye bağlanmıştır. Anayasa’nın anılan maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır (AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Bu bağlamda mülk olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kuşku bulunmayan menkul ve gayrimenkul mallar ile bunların üzerinde tesis edilen sınırlı ayni haklar ve fikri hakların yanı sıra icrası kabil olan her türlü alacak da mülkiyet hakkının kapsamına dâhildir (Mahmut Duran ve diğerleri, B. No: 2014/11441, 1/2/2017, § 60).

23. Buna karşılık mülkiyet hakkı, bireylere bir tür sosyal güvenlik ödemesi alma hakkı içermemekle birlikte yürürlükteki mevzuatta önceden prim ödeme şartıyla veya şartsız olarak sosyal yardım alma hakkı şeklinde bir ödeme yapılması öngörülmüş ise yargısal içtihatlara paralel olarak ilgili mevzuatın aradığı şartları yerine getiren bireyin mülkiyet hakkı kapsamına giren bir menfaatinin doğduğu kabul edilmelidir (Hüseyin Remzi Polge, B. No: 2013/2166, 25/6/2015, § 36). Ayrıca mülkiyet hakkının belli şartlar altında ortadan kaldırılması, onun en azından ortadan kaldırılıncaya kadar “mülk” olarak kabul edilmesine engel teşkil etmez (Bülent Akgül, B. No: 2013/3391, 16/9/2015, § 56).

24. Somut olayda başvuranın emekli ikramiyesi alacağının mevcut olduğu, dolayısıyla Anayasa’nın 35.

maddesi anlamında mülk teşkil ettiği kuşkusuzdur.

25. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye

-başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla- sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma ve ondan tasarruf etme, onun ürünlerinden yararlanma olanağı verir (Mehmet

Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 32). Dolayısıyla malikin mülkünü kullanma, mülkün

semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53).

26. Anayasa’nın 35. maddesi ile mülkiyet hakkına temas eden diğer hükümleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasa’nın mülkiyet hakkına müdahaleyle ilgili üç kural ihtiva ettiği görülmektedir.

Buna göre Anayasa’nın 35. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu belirtilmek suretiyle mülkten barışçıl yararlanma hakkına yer verilmiş; ikinci fıkrasında da mülkten barışçıl yararlanma hakkına müdahalenin çerçevesi belirlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında, genel olarak mülkiyet hakkının hangi koşullarda sınırlanabileceği belirlenerek aynı zamanda mülkten yoksun bırakmanın şartlarının genel çerçevesi de çizilmiştir. Maddenin son fıkrasında ise mülkiyet hakkının kullanımının toplum yararına aykırı olamayacağı kurala bağlanmak suretiyle devletin mülkiyetin kullanımını kontrol etmesine ve düzenlemesine imkân sağlanmıştır. Anayasa’nın diğer bazı maddelerinde de devlet tarafından mülkiyetin kontrolüne imkân tanıyan özel hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca belirtmek gerekir ki mülkten yoksun bırakma ve mülkiyetin düzenlenmesi, mülkiyet hakkına müdahalenin özel biçimleridir (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, §§ 55-58).

27. Somut olayda başvuran emekli ikramiyesi ödemesine 15.05.2023 tarihi itibarıyla hak kazandığı halde söz konusu ödeme kendisine 2024 yılı Ocak ayında yapılmıştır. Bu durumda başvuran hak kazandığı 440.527,97 TL üzerinde tasarrufta bulunma imkânından mahrum kalmıştır. Başvuranın bahse konu tutarın kullanımından belli bir süre mahrum kalması mülkiyet hakkına müdahale teşkil etmektedir. Mülke erişimin engellenmesi biçimindeki müdahalenin mülkiyetten barışçıl yararlanma hakkına ilişkin genel kural çerçevesinde olduğu değerlendirilmektedir.

28. Diğer yandan, Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen

Anayasa’nın 13. maddesinin de gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa’ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhan ve Afife

Tarhan, § 62).

Kanunilik 29. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi gereken ölçüt kanuna dayalı olma ölçütüdür. Müdahalenin kanuna dayalı olması, müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir, belirli ve

öngörülebilir kanun hükümlerinin bulunmasını gerektirmektedir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No:

2014/6192, 12/11/2014, § 44; Ford Motor Company, B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49; Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 55).

30. 5434 sayılı Kanunun 89 uncu maddesinde emekli ikramiyesinin ilgilinin emekli olduğu tarihte geçerli olan katsayılarla ödeneceği düzenlenmiştir. Bu durumda başvurana 2024 yılı Ocak ayında yapılan ödemenin hesabında 2023 Yılı Ocak-Temmuz dönemi memur maaş katsayılarının esas alınmasında erişilebilirlik, belirlilik ve öngörülebilirlik koşullarını sağlayan bir kanuni dayanağının bulunduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Meşru Amaç

31. Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı, kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin kamu yararına dayalı meşru bir amacının bulunması gerekmektedir.

32. Kamu yararı, doğası gereği geniş bir kavramdır. Yasama ve yürütme organları toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak neyin kamu yararına olduğunu belirlemede geniş bir takdir yetkisine sahiptir.

Kamu yararı konusunda bir uyuşmazlığın çıkması hâlinde ise uzmanlaşmış ilk derece ve temyiz yargılaması yapan mahkemelerin uyuşmazlığı çözme konusunda daha iyi konumda oldukları açıktır.

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemesinde kararların açıkça dayanaktan yoksun veya keyfî olduğu anlaşılmadıkça yetkili kamu organlarının kamu yararı tespiti konusundaki takdirine müdahalesi söz konusu olamaz. Müdahalenin kamu yararına uygun olmadığını ispat yükümlülüğü, bunu iddia edene aittir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, §§ 34-36).

33. Sosyal güvenlik hakkının yer aldığı Anayasa’nın 60. maddesinde “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar” denilmektedir. Sosyal güvenlik, bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan sosyal risklerin, kendilerinin ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerlerindeki gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerini en aza indirmek, ayrıca sağlıklı ve asgari hayat standardını güvence altına alabilmektir. Bu güvencenin gerçekleştirilebilmesi için sosyal güvenlik kuruluşları oluşturularak kişilerin yaşlılık, hastalık, malûllük, kaza ve ölüm gibi sosyal risklere karşı asgari yaşam düzeylerinin korunması amaçlanmaktadır (AYM, E.2006/111, K.2006/112, 15/12/2006).

34. Sosyal güvenlik ödeme ve yardımlarının devletin mali imkânlarının yeterliliği ve adil ölçüler ile sınırlı olduğu dikkate alındığında açıkça kamu yararı amacı güttüğünden müdahalenin meşru amacı bulunduğu değerlendirilmiştir.

Ölçülülük 35. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi gereği kişilerin mülkiyet haklarına getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmaması ve ulaşılmak istenen kamu yararı ile bireyin sınırlandırılan hakkı arasında adil bir dengenin kurulması gerekir. Bu adil denge, mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyle bireye şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfetin yüklenmesi durumunda bozulmuş olur (Ferda Yeşiltepe, § 63)

36. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır.

Elverişlilik öngörülen müdahalenin amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2016/16, K.2016/37, 5/5/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).

37. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa’ya uygun olabilmesi için amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasının yanında gerekli olması da gerekir. Gereklilik yukarıda da belirtildiği üzere hakka müdahale teşkil eden birden fazla araç arasından hakkı en az zedeleyen aracın seçilmesini ifade etmektedir. Hak ve özgürlüğü sınırlayan tedbirlerden hangisi diğerlerine nazaran hakkın norm alanına daha az müdahale edilmesi sonucunu doğuruyorsa o tedbirin tercih edilmesi gerekir. Bununla birlikte hakka müdahale oluşturacak aracın seçiminde kamu otoritelerinin belli ölçüde takdir payının bulunduğu da kabul edilmelidir. Zira yetkili kamu makamları, öngörülen amaca ulaşılması bakımından hangi aracın etkili ve verimli sonuçlar doğuracağına ilişkin olarak isabetli karar verme noktasında daha iyi bir

konumdadır. Özellikle alternatif aracın bulunmadığı veya mevcut alternatiflerin öngörülen meşru amaca ulaşılması bakımından etkili olmadığı ya da daha az etkili olduğu durumlarda kamu makamlarının araç seçimi hususundaki tercih yetkisinin gereklilik kriterini sağlamadığının söylenebilmesi için çok güçlü nedenlerin bulunması gerekir (D.C., B. No: 2018/13863, 16/6/2021, § 48).

38. Öte yandan mülkiyet hakkına yönelik müdahaleler orantılı olmalıdır. Orantılılık sınırlamayla ulaşılmak istenen amaç ile başvurulan sınırlama tedbiri arasında aşırı bir dengesizlik bulunmamasına işaret etmektedir. Diğer bir ifadeyle orantılılık, amaç ile araç arasında adil bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Buna göre mülkiyet hakkına getirilen sınırlamayla ulaşılmak istenen meşru amaç ve başvurucunun mülkiyet hakkından yararlanmasındaki bireysel yarar arasında makul bir orantı kurulmalıdır. Hedeflenen amaca ulaşıldığında elde edilecek kamusal yararla kıyaslandığında sınırlama ile kişiye yüklenen külfetin aşırı ve orantısız olmaması gerekir (D.C., § 49).

39. Seçilen aracın ulaşılmak istenen amaçla kıyaslandığında bireye orantısız bir külfet yüklemiş olduğunun saptanması, ihlal sonucuna ulaşılabilmesi için bazı hâllerde tek başına yeterli olmayabilir.

Kişiye yüklenen külfeti dengeleyici mekanizmaların var olup olmadığı da büyük önem taşımaktadır.

Elverişli ve gerekli olduğu hükmüne varılan aracın seçilmiş olması nedeniyle kişiye yüklenen aşırı külfeti hafifleten hukuksal mekanizmalar mevcutsa bir ihlalin olmadığı sonucuna varılabilir (D.C., § 50).

40. Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantılı olup olmadığı değerlendirilirken başvurucunun ve idarenin kusurlarının bulunup bulunmadığı da göz önünde bulundurulur. Bu bağlamda tarafların yasal yükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde ihmalkârlık gösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti hâlinde bunun hukuka aykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığı da dikkate alınır (D.C., § 51).

41. Ayrıca idarenin iyi yönetişim ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunmaktadır. İyi yönetişim ilkesi, kamu yararı kapsamında bir konu mevzubahis olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirir (Kenan Yıldırım ve Turan Yıldırım, B. No: 2013/711, 3/4/2014, § 68; Ayten Yeğenoğlu, B. No: 2015/1685, 23/5/2018, § 44).

42. Ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para; çeşitli ticari, sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla sahibine kazanç, kira, nema gibi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Paranın sahibi dışındaki kişi ve kuruluşlarca kullanılması, sahibinin bu ekonomik değerden mahrum bırakılması sonucunu doğurması yanında enflasyon etkisinde olan ekonomilerde değerini yani alım gücünü enflasyon oranına bağlı olarak yitirmesine neden olur (NO İnşaat ve Ticaret Ltd. Şti. [GK], B. No: 2014/2267, 21/12/2017, § 70).

43. Bir mülkün devir tarihindeki bedelinin daha sonra ödenmesi durumunda arada geçen sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissedilir aşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanma imkânı da bulunmamaktadır. Bu şekilde, kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır (AYM, E.2008/58, K.2011/37, 10/2/2011; Ferda Yeşiltepe, § 64)

44. Anayasa Mahkemesi; kanun koyucunun bir hak olarak öngördüğü veya kamu borcu hâline gelmiş ödemelerin geç yapılması nedeniyle mağdur olunduğu iddiasıyla yapılan başvurularda, alacakta veya hakka konu bedelde meydana gelen değer aşınmalarının başvurucular üzerinde orantısız bir yük oluşturması hâlinde mülkiyet hakkının ihlaline karar vermiştir (Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013; Akel Gıda San. ve Tic. A.Ş., B. No: 2013/28, 25/2/2015; Ferda Yeşiltepe, §§ 63-76). Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, mahkemelerce hükmedilen alacak veya tazminatların enflasyon karşısında

aşırı ölçüde değer kaybettiği başvurularda ölçülülük yönünden mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (Abdulhalim Bozboğa, B. No: 2013/6880, 23/3/2016, §§ 48-66; ANO İnşaat ve Ticaret Ltd.

Şti. [GK], B. No: 2014/2267, 21/12/2017, §§ 69-82).

45. Anayasa Mahkemesi, memur olan başvuranların görevden uzaklaştırıldığı dönemde aylıklarından kesilen tutarların faiziyle ödenmesi talebinin faiz ödenmesini öngören bir hükmün bulunmadığı gerekçesiyle mahkemece reddedilmesi üzerine yapılan başvurularda, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının, kamu otoritelerince mülke erişimin ve mülkün kullanılmasının engellenmesi sebebiyle oluşan zararların karşılanmasını gerektirdiğini, idarenin kendi fiilinden doğan zararı karşılaması için yasal bir dayanağa ihtiyaç bulunduğunu kabul eden yorumun başvurana yükletilen külfeti hafifletemediği, mahkemenin bireylerin idari işlemden kaynaklanan zararının (paranın enflasyon karşısında yitirilen değerinin) karşılanmasını açık bir kanuni hükmün varlığına bağlayan görüşünün idare hukukunda bir temelinin bulunup bulunmadığı bir yana Anayasa’nın 35. maddesiyle açık bir çelişki içinde

olduğunu belirtmiştir (Necat Coşkun, B. No: 2018/2994, 8/9/2021, § 62-64; Hami Çetiner, B. No:

2019/7982, 23/11/2021, § 58; Anıl Bilgin, B. No: 2019/8024, 28/12/2021, § 62).

46. Emekli ikramiyesi tutarının zaman yönünden değişken unsuru memur maaş katsayısıdır. Memur maaş katsayısı 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu hükümleri uyarınca toplu sözleşme görüşmeleri sonucunda belirlenmekte ve her yıl Ocak ve Temmuz aylarında güncellenmektedir. Buna göre yıl içinde Ocak-Haziran döneminde emekliye ayrılan bir kişiye ödenen emekli ikramiyesi tutarı ile Temmuz-Aralık döneminde emekliye ayrılan bir kişiye ödenen emekli ikramiyesi tutarı farklılaşmaktadır. Söz konusu farklılık, enflasyonun memur maaş katsayısının değişimini etkilemesi nedeniyle enflasyonun yüksek seyrettiği dönemlerde ayrıca artmaktadır. Başvuruya konu olayların gerçekleştiği 2023 yılı Ocak-Temmuz dönemi memur maaş katsayısı 0,433684 iken 2023 yılı

Temmuz-Aralık memur maaş katsayısı 0,760871 olarak, 2024 yılı Ocak-Temmuz dönemi memur maaş katsayısı 0,907796 olarak belirlenmiştir.

47. Somut olayda 15.05.2023 tarihinde emekli olan başvuranın aynı tarih itibarıyla emekli ikramiyesi ödenmesine hak kazandığı, ancak 29 yıl karşılığı emekli ikramiyesinin bu tarihten yaklaşık 7 ay sonra 2024 yılı Ocak ayında tarafına ödendiği anlaşılmaktadır. Başvuran, ikramiyesinin değer kaybına ilişkin kanaatini ve tazminat talebini ikramiye ödemesini aldığı ay (2024 Ocak) içerisinde emekli olsaydı alabileceği emekli ikramiyesi tutarına dayandırmaktadır. Bir üst paragrafta ifade edilen çerçevede bir hesaplama yapıldığında

15.05.2023 tarihinde emekli olması nedeniyle 29 yıl karşılığı emekli ikramiyesi 440.527,97 TL olarak

ödenen başvuranın ödemenin yapıldığı 2024 yılı Ocak ayında emekli olması halinde alacağı emekli ikramiyesinin 772.877,80 TL olacağı görülmektedir. Öte yandan aynı farkın, 2023 yılı Ocak ayında emekli olan bir kişi ile 2024 yılı Haziran ayında emekli olan bir kişi arasında da -emeklilik tarihleri arasında 7 ay yerine 17 ay fark bulunmasına rağmen- olacağı gözden kaçırılmamalıdır. Takip eden dönemde artacak katsayıdan yararlanmak isteyen ilgililerin katsayı artış dönemlerini dikkate alarak talep ettikleri zaman emekli olmalarının önünde yasal bir engel bulunmamaktadır. Dolayısıyla geç ödenen emekli ikramiyesi alacaklarının değer kaybına yönelik bir değerlendirme yapılırken salt katsayı değişimine bağlı olarak ortaya çıkan sonuca bakarak bir değerlendirmeye gitmenin yeterli olmayacağı anlaşılmaktadır.

48. Başvurana emekli ikramiyesi 7 ay geç ödenmiş, dolayısıyla söz konusu tutardan bu süre boyunca mahrum kalmıştır. Söz konusu gecikmenin sebebi ise daha önce aldığı emekli ikramiyesini iade ettiğine dair Sağlık Bakanlığının 16.02.2023 tarihli yazısının başvurana emekli aylığı bağlandığı 2023 yılı Mayıs ayı içerisinde emeklilik dosyasında yer almaması olarak gösterilmiştir. Söz konusu süreçte başvuranın

herhangi bir yetki, görev ve sorumluluğunun olmadığı gibi sürece dahlinin de olmadığı, dolayısıyla başvurana atfedilecek bir kusurun bulunmadığı tartışma dışıdır.

49. Anayasa Mahkemesi sosyal güvenlik ödemelerinin geç yapılması nedeniyle değer kaybına uğradığı iddialarını incelerken değer kaybının tespitine yönelik değerlendirmesini enflasyon verilerini kullanarak yapmaktadır (Ferda Yeşiltepe, § 72).

50. Merkez Bankası verilerine göre başvuranın emekli ikramiyesine hak kazandığı 2023 yılı Mayıs ayındaki 100 TL’nin, ödemenin yapıldığı 2024 yılı Ocak ayı itibarıyla enflasyon karşısında değer kaybı giderilmiş karşılığı 152,55 TL’dir. Bu durumda, başvurana ödenen 440,527,97 TL tutarındaki emekli ikramiyesi alacağının 2024 yılı Ocak ayı itibarıyla Merkez Bankası verileri kullanılarak enflasyon karşısında değer kaybının giderilmiş karşılığı 672.025,42 TL’dir. Bu durumda başvurana hak ettiği tarihten

7 ay sonra ödenen emekli ikramiyesinin söz konusu süre içinde enflasyon karşısında önemli ölçüde değer

kaybına uğradığı görülmektedir.

51. Sonuç olarak belirtilen değer kaybının miktarı gözetildiğinde başvuruya konu müdahaleyle başvurana şahsi olarak aşırı ve olağandışı bir külfet yüklendiği, bu sebeple söz konusu müdahalenin kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengeyi başvurucu aleyhine bozduğu, dolayısıyla başvuranın mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

52. Diğer yandan, yukarıda yer verilen Anayasa Mahkemesi kararları ve Kurumumuzca ulaşılan sonucun yanında mevzuatta açık bir hüküm bulunmasa dahi idare tarafından süresi içinde yapılmayan ödemelere faiz uygulanması gerektiğine yönelik olarak verilmiş Danıştay ve Yargıtay kararları bulunmaktadır. Bu kararlardan; 52.1. Danıştay 11. Dairesinin 19/10/2009 tarihli ve E:2007/9382, K: 2009/8555 sayılı kararında idarenin kendi hatasından kaynaklanan sebeplerle sosyal güvenlik aylıklarının geç bağlanması durumunda

Anayasanın 125 inci maddesi uyarınca kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olan idare tarafından, davacıların uğradığı parasal kaybın faizi ile birlikte ödeneceğinin tabii olduğu belirtilmiştir.

52.2. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 19/3/2014 tarihli ve E.2011/358, K.2014/906 sayılı kararında, görevinden uzaklaştırıldığı dönemde aylıklarından 1/3 oranında yapılan kesintilerin, mevzuatta faiz ödeneceğine dair herhangi bir hüküm bulunmadığından, görevine dönen davacıya faiz uygulanmaksızın ödenmesi üzerine yapılan yargılamada idare mahkemesince Danıştay 5. Dairesinin bozma kararına uyulmayarak; faizin, konusu para olan borçlarda, alacaklının bu paradan mahrum kaldığı süre içinde uğrayacağı kayıpların, başka bir anlatımla bu paranın kullanılamamasından dolayı yoksun kalınan kazancın karşılığı olduğu; esasen bu kaybın veya yoksun kalınan kazancın idareden istenebilmesi için idarenin doğrudan veya dolaylı bir kusurunun bulunmasının kural olarak gerekmediği; yüksek enflasyon etkisinde olan ekonomilerde, paranın değerini, yani alım gücünün enflasyon oranı ölçüsünde yitirmesine neden olduğu; hukuk devletlerinde, açıklanan nitelikteki bir zararın faiz ya da başka bir ad altında ödenecek tazminatla karşılanabilmesi için, açık yasa hükmü aranmasının düşünülemeyeceği; aksine anlayışın, Devletin ve ona bağlı idarenin eylem ve işlemlerinden doğan her türlü zararın tazmini için de, açık yasa hükmü aranması sonucuna götüreceği ki, böyle bir anlayışın, Anayasa’nın 125 inci maddesinin son fıkrasında yer alan, “idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” amir hükmü ile bağdaşmayacağı gerekçesinin de eklenmesi suretiyle ısrar edilmiş ve Danıştay İdari Dava

Daireleri Kurulunca da bu ısrar kararı onanmıştır.

52.3. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 20.10.1989 tarihli ve E.1988/4, K.1989/3 sayılı kararında paranın her zaman kullanılması mümkün ve temettü getiren bir meta olduğundan, geç ödenmesi halinde zararın vücudu muhakkak olduğu, bu zararı kısmen karşılayacak olan faizi isteyebilmek için ayrıca zararın ispatı zorunluluğu olmadığına karar verilmiştir. Ayrıca Yargıtay’ın yerleşik içtihadında

5510 sayılı Kanunun 42 nci maddesindeki “Kurumun, sigortalıya veya hak sahiplerine bağlanacak gelir,

aylık veya toptan ödemeleri, gerekli belgelerin ve incelemelerin tamamlandığı tarihten itibaren en geç üç ay içinde hesap ve tespit ederek sonuçlarını yazı ile bildirir.” düzenlemesine atıfla atıfla Kurumun tahsis talep tarihinden itibaren üç aylık süre içinde bağlayıp ödeyemediği aylıklar için faiz alacağı ile sorumlu olduğu kabul edilmiştir (10. Dairesinin 26.12.2023 tarihli ve E.2023/13474, K.202313501; 20.02.2024 tarihli E.2024/146, K.2024/1515).

53. Bu durumda, Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihadında ve diğer yüksek yargı organlarınca verilen kararlarda ilgililerin kusurları olmaksızın geç yapılan sosyal güvenlik ödemelerinde alacağın değer kaybının, gerek alacağın güncel değeri bulunarak gerek faiz ödemesi yoluyla telafi edilmesi gerektiği benimsenmiş iken idarece sosyal güvenlik mevzuatında konuya ilişkin bir düzenleme bulunmadığı gerekçesiyle faiz ödemesi dahi yapılamamasının, içinden geçilen enflasyonist dönem dikkate alındığında başvuruya konu mülkiyet hakkı ihlallerinin derinleşmesine yol açtığı değerlendirilmiştir.

54. Anayasa’nın 35. maddesinde “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.” hükmüne yer verilerek mülkiyet hakkı güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 5. maddesi ise insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı devletin temel amaç ve görevleri arasında saymıştır. Mülkiyet hakkının etkili bir şekilde korunabilmesi yalnızca devletin bu haklara müdahaleden kaçınmasıyla sağlanamaz. Anayasa’nın 5. maddesi ile birlikte değerlendirildiğinde 35. maddesi uyarınca devletin pozitif yükümlülükleri de bulunmaktadır. Bu pozitif yükümlülükler kimi durumlarda özel kişiler arasındaki uyuşmazlıklar da dâhil olmak üzere söz konusu temel hakların korunması için belirli tedbirlerin alınmasını gerektirmektedir (AYM, E.2019/40, K.2020/40, 17/7/2020, § 37; AYM, E.2019/11, K.2019/86, 14/11/2019, § 13; Türkiye Emekliler Derneği, B. No: 2012/1035, 17/7/2014, §§ 34-38; Eyyüp Boynukara, B. No: 2013/7842, 17/2/2016, §§ 39-41; Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri Petrol

Ürünleri Sanayi Ticaret Limitet Şirketi, B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 43; Pegasus Hava Taşımacılığı

A.Ş., B. No: 2019/16415, 12/1/2022, § 52).

55. Devletin pozitif yükümlülükleri nedeniyle mülkiyet hakkı bakımından koruyucu ve düzeltici bazı önlemler alması gerekmektedir. Koruyucu önlemler mülkiyete müdahale edilmesini önleyici; düzeltici önlemler ise müdahalenin etkilerini giderici, diğer bir ifadeyle telafi edici yasal, idari ve fiilî tedbirleri kapsamaktadır. Mülkiyet hakkına müdahalenin malik üzerinde doğurduğu olumsuz sonuçların mümkünse eski hâle döndürülmesi, mümkün değilse malikin zarar ve kayıplarının telafi edilmesini sağlayan idari veya yargısal birtakım hukuki mekanizmaların oluşturulması devletin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir (Osmanoğlu İnşaat Eğitim Gıda Temizlik Hizmetleri A.Ş., B. No: 2014/8649, 15/2/2017, § 46, 48; Pegasus

Hava Taşımacılığı A.Ş., § 53).

56. Bu çerçevede, içinden geçilen enflasyonist döneme bağlı olarak ayrıca derinleştiği gözlemlenen mülkiyet hakkı ihlallerinin önüne geçilmesi için gerekli önlemleri alması, önüne geçilemeyen durumlarda ise ilgililerin katlandığı külfeti hafifletici mekanizmaları hayata geçirmesi idareden beklenmektedir.

57. Ayrıca, idari süreçler nedeniyle geç yapılan ödemelerin güncel değerle/faiziyle ödenmesi talebiyle açılan davalarının ekseriyetle idare aleyhine sonuçlandığı göz önüne alındığında bu durumun kamu

kaynaklarının israfına yol açmaya ve bireyle devlet arasındaki ilişkileri ve hukuk güvenliği ilkesini zedelemeye devam edeceği gözden kaçırılmamalıdır.

B. İyi Yönetim İlkeleri Yönünden Değerlendirme 58. 28/03/2013 tarihli ve 28601 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Kamu Denetçiliği Kurumu

Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin “İyi yönetim ilkeleri” başlıklı

6 ncı maddesinde yer verilmiş olup; İdarelerin Kurumumuz tarafından istenen bilgi ve belgeleri süresinde

gönderdiği ve “makul sürede karar verme” ve “kararın geciktirilmeksizin bildirilmesi” ilkelerine uygun davrandığı, yine idare tarafından şikâyetçiye makul sürede cevapların verildiği ancak şikâyetçiye verilen cevaplarda işleme karşı hangi sürede hangi mercilere başvurulabileceğinin gösterilmemiş olması sebebiyle “karara karşı başvuru yollarının ve süresinin gösterilmesi” ilkesine uygun davranmadığı görülmüş olup, idarenin bahse konu ilkelere de uygun davranması önerilmektedir

VI. HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN YASAL MEVZUAT

59. 6328 sayılı Kanun’un 21. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, bu Tavsiye Kararının idareye tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde idare tarafından herhangi bir eylem ya da işlem tesis edilmezse (varsa)

dava açma süresinden kalan süre işlemeye devam edecek olup Ankara İdare Mahkemelerinde yargı yolu açıktır.

VII. KARAR

Açıklanan gerekçelerle; BAŞVURUNUN KABULÜNE, Başvuranın emekli ikramiyesinin, emekli aylığı bağlandığı tarihteki alım gücüne denkleştirilerek ödenmesi hususunda SOSYAL GÜVENLİK KURUMU BAŞKANLIĞINA TAVSİYEDE BULUNULMASINA,

6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanununun 20 nci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca ilgili idare

tarafından bu karar üzerine tesis edilecek işlemin otuz gün içinde Kurumumuza bildirilmesinin zorunlu olduğuna, Kararın BAŞVURANA ve SOSYAL GÜVENLİK KURUMU BAŞKANLIĞINA tebliğine; Türkiye Cumhuriyeti Kamu Başdenetçisince karar verildi.

Şeref MALKOÇ

Kamu Başdenetçisi