ÖZET: Başvuran, 1 Mart 2012 tarihinde emekli olduğunu, ancak Sosyal Güvenlik Kurumu ile vergi dairesi arasındaki bilgi paylaşımındaki sorunlar nedeniyle yaşlılık aylığının iptal edildiğini ve geçmişe dönük borç çıkarıldığını belirtmiştir. Bu nedenle, başvuranın emeklilik koşullarının yeniden değerlendirilmesini talep ettiği anlaşılmaktadır. Sosyal Güvenlik Kurumu ise, başvuranın emeklilik şartlarını yerine getirmediğini, dolayısıyla yaşlılık aylığının iptalinin hukuka uygun olduğunu ifade etmiştir.

Kurum, başvuranın 29 Haziran 1999 tarihli vergi kaydının iptal edilmesi sonucunda yaşlılık aylığına hak kazanma koşullarını kaybettiğini belirtmiştir. Başvuranın, 5510 sayılı Kanun’a göre gerekli prim gün sayısını doldurmadığı için yapılan ödemelerin geri alınması gerektiği vurgulanmıştır. Ancak, başvuranın yaşlılık aylığının kesilmesi ve borç kaydı oluşturulması işlemlerinin, mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiği ve bu durumun hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

Sonuç olarak, başvuranın yaşlılık aylığına ilişkin haklarının ihlal edildiği tespit edilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu’na, başvuranın sigortalılık sürelerinin iptaline yönelik işlemlerinin geri alınması ve benzer durumlar için düzenlemeler yapılması tavsiye edilmiştir. Bu karar, başvuranın mülkiyet hakkının korunması açısından önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ KAMU DENETÇİLİĞİ KURUMU (OMBUDSMANLIK)

SAYI : 2021/13574-S.21.21781

BAŞVURU NO : 2021/9442

KARAR TARİHİ : 22/09/2021

TAVSİYE KARARI

Adres:

BAŞVURUYA KONU İDARE : SOSYAL GÜVENLİK KURUMU BAŞKANLIĞI

BAŞVURUNUN KONUSU : Yaşlılık aylığının iptali hakkındadır.

BAŞVURU TARİHİ : 13/05/2021

I. BAŞVURANIN İDDİA VE TALEPLERİ

1) Başvuran, 1/03/2012 tarihinde emekli olduğunu, vergi dairesi ve Sosyal Güvenlik Kurumu arasında bilgi

paylaşımı konusunda yaşanılan sıkıntı nedeniyle emekliliğinin iptal edildiğini, kendisine geçmişe dönük borç çıkarıldığını ifade etmek suretiyle konu hakkında gerekli incelemelerin yapılmasını ve tekrardan emekli olabilme şartlarının değerlendirilerek sağlanmasını talep etmektedir.

II. İDARENİN BAŞVURUYA İLİŞKİN AÇIKLAMALARI

2) Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Emeklilik Hizmetleri Genel Müdürlüğünün başvuru

konusuna ilişkin 30/6/2021 tarihli ve sayılı yazısında özetle;

2.1) Kurum kayıtlarının incelenmesi neticesinde; başvuranın 20/1/2012 tarihinde yaşlılık aylığı talebinde

bulunduğu, 506 sayılı Kanun’un geçici 81. maddesinin (B/d) bendi gereğince 25 yıl sigortalılık süresi, 47 yaş ve 5150 prim gün sayısı koşullarına tabi olduğu ve 4/1-(a) kapsamında 3331 gün, 5434 sayılı Kanun kapsamında 240 gün, 600 gün askerlik borçlanması ve 1999 yılında başlayan 2012 tarihi itibarıyla devam eden vergi kaydına istinaden 1/10/2008 tarihi itibarıyla 4/(b) tescil işlemi yapılarak 1073 gün 4/l-(b)

sigortalılık statüsü kapsamında hizmeti olmak üzere toplam 5244 prim ödeme gün sayısı üzerinden başvurana 1/3/2012 tarihinden itibaren tahsis numarası ile 4/1-(a) kapsamında yaşlılık sigortası yönünden aylık bağlandığının anlaşıldığı,

2.2) Karasu Sosyal Güvenlik Merkezinin, Kocaeli Vergi Dairesi ile yaptığı yazışmalar neticesinde,

başvuranın 29/6/1999 tarihinde sicil kaydının açıldığı aynı gün resen terkinin yapıldığı, adına başka gerçek

/

veya basit usulde ya da şirket ortaklığından dolayı ticari kazanç veya serbest meslek kazancı nedeniyle gelir vergisi mükellefiyet kaydının bulunmadığının bildirilmesi sonucunda, 4/1-(b) sigortalılık statüsü kapsamındaki hizmetlerinin iptal edildiği, iptal edilen 1073 gün 4/1-(b) hizmetleri sonucunda kalan 4171 prim gün sayısı ile tahsis talep tarihinde aylığa hak kazanma koşullarının oluşmadığı anlaşıldığından başvuranın yaşlılık aylığının başlangıç tarihi itibarıyla iptal edildiği,

2.3) Başvuranın, 29/6/1999 tarihinde başlayan vergi kaydının Kuruma 17/4/2010 tarihinde intikal ettiği,

söz konusu vergi kaydına istinaden sigortalının 4/1-(b) sigortalılık statüsü kapsamındaki sigortalılığının 1/10/2008 tarihi itibarıyla başlatıldığı, devam eden vergi kaydına istinaden 4/1-(b) statüsü kapsamındaki sigortalılığının emekli olduğu tarih olan 20/1/2012 tarihine kadar devam ettirildiği, yapılan incelemede sigortalının vergi kaydının devam ettiği ve en son prim ödeme tarihinin 17/2/2012 olduğu tespit edilerek, 4/b hizmetlerinin tahsis talep tarihi olan 20/1/2012 tarihine kadar devam ettiğinin görüldüğü,

2.4) Karasu Sosyal Güvenlik Merkez Müdürlüğünün, başvuranın 29/6/1999 tarihinde başlayan vergi

mükellefiyet kaydının 3/7/2015 tarihinde mükellefiyet başlangıç tarihi itibarıyla vergi dairesi tarafından sonlandırıldığının Kurum online tescil ekranlarından tespit etmesi üzerine, Kocaali Vergi Dairesi ile yazışma yapıldığını, Kocaali Mal Müdürlüğünün 21/12/2020 tarihli ve sayılı cevabi yazısında, başvuranın “havaalanı yer hizmetleri faaliyetleri” işinden dolayı 29/6/1999 tarihinde sicil kaydının başlatıldığı, aynı gün resen terkinin yapıldığı, başvuranın bundan başka gerçek veya basit usulde yada şirket ortaklığından dolayı ticari kazanç veya serbest meslek kazancı nedeniyle gelir vergisi mükellefiyet kaydının bulunmadığının bildirmesi üzerine, başvuranın 4/1-(b) kapsamındaki hizmetlerinin tescil başlangıç tarihi itibarıyla iptal edildiği,

2.5) Sonuç olarak başvuranın, 29/6/1999 tarihinde başlayan ve emeklilik tarihi itibarıyla devam ettiği

görülen vergi kaydının, ilgili vergi dairesi tarafından 3/7/2015 tarihinde ilk tescil tarihi itibarı ile resen silinmiş olması ve devam eden başka bir vergi kaydının bulunamaması sebebiyle 4/1-(b) kapsamındaki hizmetlerinin iptal edildiği,

2.6) 5510 sayılı Kanun’a göre sigortalı olanların yaşlılık aylığına hak kazanma koşulları Kanun

hükümlerine, Kanun’un yürürlük tarihinden önce sigortalı olanların yaşlılık aylığına hak kazanma koşullarının ise 506, 2925, 1479 ve mülga 2926 sayılı Kanun hükümlerine göre belirlendiği, bu kapsamda malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarına prim ödeyenlerin, bu sigorta kollarından aylığa hak kazanıp kazanmadıklarının tespitinde; belli bir yaşa ulaşma, belli bir süre prim ödeme, belli bir süre sigortalı olma, sigortalı işten ayrılma ve Kurumdan yazılı istekte bulunma koşullarının yerine getirilmesinin arandığı, bu koşullardan herhangi birinin eksik olması halinde, sigortalıya aylık bağlanmasına imkân bulunmadığı,

2.7) Buna göre başvuranın yaşlılık aylığına ilişkin hak kazanma koşullarından 5150 prim gün şartını

doldurduğu tarihte müracaat etmesi halinde hemen veya 60 yaşını dolduracağı 1/4/2022 tarihinden sonra müracaat etmesi halinde ise 15 yıl sigortalılık süresi, 60 yaş, 3600 prim gün sayısı koşulları ile tarafına yaşlılık sigortasından aylık bağlanabileceği,

2.8) Öte yandan 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi kapsamında başvurana, 12/1/2016 – 23/2/2021 tarihleri

arasında yersiz ödenen aylıkların ve bayram ikramiyelerinin mezkûr maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında borç kaydedildiği, /

Açıklamalarına yer verilmiştir.

III. İLGİLİ MEVZUAT

3) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın;

3.1) “Mülkiyet hakkı” başlıklı 35. maddesinde;

“Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.

Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

3.2) “Dilekçe, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkı” başlıklı 74. maddesinin üçüncü ve

dördüncü fıkralarında;

“Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir. Türkiye Büyük Millet Meclisi

Başkanlığına bağlı olarak kurulan Kamu Denetçiliği Kurumu idarenin işleyişiyle ilgili şikâyetleri inceler.”

4) 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nun “Kurumun Görevi” başlıklı 5. maddesinin

birinci fıkrasında;

“Kurum, idarenin işleyişiyle ilgili şikâyet üzerine, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; insan haklarına dayalı adalet anlayışı içinde, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmakla görevlidir.”

5) 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde;

“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.

Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”

6) Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun “Yersiz ödemelerin geri alınması” başlıklı

96. maddesi;

“Kurumca işverenlere, sigortalılara, isteğe bağlı sigortalılara gelir veya aylık almakta olanlara ve bunların hak sahiplerine, genel sağlık sigortalılarına ve bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilere, fazla veya yersiz olarak yapıldığı tespit edilen bu Kanun kapsamındaki her türlü ödemeler;

a) Kasıtlı veya kusurlu davranışlarından doğmuşsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla on yıllık sürede yapılan ödemeler, bu ödemelerin yapıldığı tarihlerden, /

b) Kurumun hatalı işlemlerinden kaynaklanmışsa, hatalı işlemin tespit tarihinden geriye doğru en fazla beş yıllık sürede yapılan ödemeler toplamı, ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren yirmi dört ay içinde yapılacak ödemelerde faizsiz, yirmi dört aylık sürenin dolduğu tarihten sonra yapılacak ödemelerde ise bu süre sonundan,

itibaren hesaplanacak olan kanunî faizi ile birlikte, ilgililerin Kurumdan alacağı varsa bu alacaklarından mahsup edilir, alacakları yoksa genel hükümlere göre geri alınır.

Alacakların yersiz ödemelere mahsubu, en eski borçtan başlanarak borç aslına yapılır, kanunî faiz kalan borca uygulanır. Bu hüküm ilgili hak sahiplerinin muvafakat etmeleri kaydıyla, aynı dosyadan diğer bir hak sahibine yapılan yersiz ödemelere mahsubunda da uygulanır.

Yersiz ödemenin gelir ve aylıklardan kesilmesinde, kesintinin başlayacağı ödeme dönemi başı itibarıyla kanunî faizi ile birlikte hesaplanan borç tutarı, gelir ve aylıktan % 25 oranında kesilmek suretiyle uygulanır.

Yersiz ödemelerin tespiti ile geri alınmasına ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.”

Düzenlemesine yer verilmiştir.

IV. KAMU DENETÇİSİ CELİLE ÖZLEM TUNÇAK’IN KAMU BAŞDENETÇİSİ’NE ÖNERİSİ

7) Başvuranın iddiaları, idarenin konu ile ilgili açıklamaları, ilgili mevzuat ve tüm dosya kapsamı birlikte

değerlendirilerek hazırlanan “Tavsiye Karar Önerisi” Kamu Başdenetçisi’ne sunulmuştur.

V. DEĞERLENDİRME VE GEREKÇE

A. Hukuka, Hakkaniyete ve İnsan Haklarına Uygunluk Yönünden Değerlendirme

8) Başvuran bir numaralı paragrafta da ifade edildiği üzere, emekli maaşının kesilerek tarafına borç

çıkarılmasına yönelik Kurum işleminin incelenmesini talep etmektedir.

9) Somut olayda; başvuranın yaşlılık aylığı almakta iken 29/6/1999 tarihinde başlayan vergi kaydının vergi

dairesi tarafından ilk tescil tarihi itibarıyla resen silinmiş olması ve devam eden başka bir vergi kaydının bulunmaması sebebiyle, bu kapsamdaki sigortalılık sürelerinin iptal edilmesi sonucunda yaşlılık aylığına hak kazanma koşullarını kaybetmesi üzerine yaşlılık aylığının başlangıç tarihi itibarıyla iptal edildiği ve yersiz ödeme kapsamında ödenen aylıkların ve bayram ikramiyelerinin başvuran adına borç kaydedildiği görülmektedir. Şu durumda, başvuranın bir kısım sigortalılık sürelerinin iptal edilmesine yönelik Kurum işleminin hukuka ve hakkaniyete uygun olup olmadığının ortaya konulması gerekmektedir.

/

10) Bilindiği üzere Anayasa’nın “Mülkiyet hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi; “Herkes, mülkiyet ve miras

haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” şeklindedir.

11) Bu doğrultuda, Anayasa Mahkemesi tarafından başvuru konusuna benzer uyuşmazlıklara ilişkin yapılan

değerlendirmelerde öncellikle sosyal güvenlik hakkından faydalanmak suretiyle edinilen malların mülk teşkil edip etmediği hususu tartışılmaktadır. Yüksek Mahkeme tarafından, sosyal güvenlik hakkı kapsamındaki aylıkların başvurucuya ödenmesiyle başvurucunun mevcut malvarlığı haline geldiği, bu nedenle bunların ilgili mevzuatta öngörülüp öngörülmediğinin tartışılmasına dahi girilmeksizin

Anayasa’nın 35. maddesi bağlamında mülk olduklarının kabulü yoluna gidilmiştir. (bkz. Uğur Ziyaretli, B.

No:2014/5724, 15/2/2017, § 44)

12) Diğer yandan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 1 No’lu Protokol’ün ilk maddesinde; her gerçek

ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı bulunduğu, bir kimsenin ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabileceği ancak bu hükmün devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmeyeceği düzenlenmektedir.

13) Anayasa’nın ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ortak koruma kapsamında yer alan mülkiyet

hakkı, sosyal güvenlik ödemesi alma hakkını içermemekle beraber yürürlükteki mevzuatta, önceden prim ödeme şartıyla veya şartsız olarak sosyal yardım alma hakkı şeklinde bir ödeme yapılması öngörülmüş ise yargısal içtihatlara paralel olarak ilgili mevzuatın aradığı şartları yerine getiren bireyin mülkiyet hakkı kapsamına giren bir menfaatinin doğduğu kabul edilmektedir. (Hüseyin Remzi Polge, B. No: 2013/2166,

25/06/2015, § 36; Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Stec ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], B. No:

65731/01 ve 65900/01, 12/4/2006, § 53-55; Andrejeva-Letonya [BD], B. No: 55707/00, 18/2/2009, § 77)

14) Bu bilgiler ışığında, somut olayda başvurana 20/1/2012 tarihli tahsis talebine istinaden, 506 sayılı

Kanun’un geçici 81. maddesinin (B) bendinin (d) alt bendi kapsamında 1/3/2012 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı bağlandığı, daha sonra bir kısım sigortalılık sürelerinin iptal edilmesiyle yaşlılık aylığına hak kazanma koşullarına sahip olmadığı anlaşıldığından 12/1/2016 – 23/2/2021 tarihleri arasında ödenen aylıklar ve bayram ikramiyeleri toplamının 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında borç kaydı oluşturulduğu görülmektedir. Buna göre, yaşlılık aylığının ve bayram ikramiyelerinin başvurana ödenmesiyle başvuranın mevcut mal varlığı haline geldiği ve Anayasa’nın 35’inci maddesi bağlamında mülk olduklarının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla, başvurana ödenmiş yaşlılık aylıklarının ve bayram ikramiyelerinin borç çıkarılmasının mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiği açıktır.

15) Öte yandan, Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu

hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlanabileceği belirtilmiştir. Ayrıca, Anayasa’nın 13.

maddesinde temel hak ve özgürlüklerin, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla

sınırlanabileceği öngörülmüştür. Buna göre mülkiyet hakkına yapılan müdahale, kanuna dayanmak, kamu yararı amacı taşımak ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilmek şartıyla sınırlanabilmektedir.

16) Somut olayda, yaşlılık aylığı tahsisi için talepte bulunulduğu tarih itibarıyla gerekli olan prim ödeme

gün sayısı şartı başvurucu tarafından sağlanmadığı gerekçesiyle 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi uyarınca yapılan ödemelerin iadesinin gerektiği belirtilmiş, bu çerçevede başvuranın mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin 5510 sayılı Kanun’un anılan maddesi uyarınca gerçekleştirildiği, dolayısıyla müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğu sonucuna ulaşılmaktadır.

17) Diğer taraftan 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinin (a) ve (b) bentlerinin Anayasa’ya aykırı olduğu

ileri sürülerek iptali için itiraz yoluna başvurulmuş; Anayasa Mahkemesi anılan kuralların kamu yararı amacı taşıdığı sonucuna ulaşmıştır. İlgililere yapılan fazla veya yersiz ödemelerin geri alınmasıyla

Kurumun gider kaybının önlenmesi, Kurumun aleyhine sebepsiz zenginleşmeye engel olunması ve böylece

Sosyal Güvenlik Kurumunun uğradığı kamusal zararın giderilmesi amaçlanmış; bu anlamda anılan kuralların kamu yararı amacı taşıdığı belirtilmiştir. Bu çerçevede, başvuruya konu olayda mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin meşru amaç şartını da taşıdığı değerlendirilmektedir.

18) Anayasa Mahkemesi kararlarında, mülkiyet hakkının sınırları ve güvenceleri açısından Anayasa’nın

mülkiyeti bir hak olarak tanımlayan 35. maddesinin, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasını düzenleyen 13. maddesiyle birlikte ele alınması gerektiği; 35. maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarında yer alan sınırlama ve güvence ölçütlerinin 13. madde ışığında yorumlanması gerektiği ifade edilmekte olup bu kapsamda bireyin hakkıyla kamu yararı arasında kurulması gereken adil dengeye vurgu yapılmaktadır (AYM,

E:1999/33, K:1999/51, T:29/12/1999).

19) Bu kapsamda, ölçülülük ilkesinin “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt

ilkeden oluştuğu, “elverişlilik” ilkesinin öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, “gereklilik” ilkesinin ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, “orantılılık” ilkesinin ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliği ifade edilmektedir. (AYM, E:2011/111, K:2012/56, T:11/4/2012; E:2012/102, K:14.2012/207,

T:27/12/2012; E:2012/149, K:2013/63, T:22/5/2013; E:2014/176, K:2015/53, T:27/5/2015; E:2015/43,

K:2016/37, T:5/5/2016; E:2016/13, K:142016/127, T:22/6/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).

20) Hukuka aykırı ödemelerin tahsiline ilişkin uyuşmazlıklarda mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin

ölçülülüğü hakkında ise, kanuna aykırı olarak ödeme yapılması biçiminde ortaya çıkan sonuca tarafların ne derece katkısının olduğuna bakılması gerektiği, bu bağlamda tarafların yasal yükümlülüklerinin neler olduğu, bunların yerine getirilmesinde ihmalkârlık gösterilip gösterilmediği ve ihmalin varlığının tespiti hâlinde bunun hukuka aykırı sonucun doğmasında bir etkisinin bulunup bulunmadığının göz önünde bulundurulması gerektiği değerlendirilmektedir. (Fatma Ülker Akkaya, B. No: 2014/18979, 22/2/2018, § 50; Uğur Ziyaretli, § 65).

21) Ayrıca ihlal teşkil ettiği iddia edilen müdahalenin temelini oluşturan kamu yararı karşısında bireye

düşen fedakârlığın ağırlığının göz önünde bulundurulması, kanuni bir dayanağı olup meşru amaçlara dayansa dahi müdahalenin amacı ve kullanılan araçlar ile başvurucuya yüklenen külfetin ölçülü olup olmadığı hususlarının değerlendirme konusu yapılması, mülkiyet hakkına yönelik müdahale sonucunda ortaya çıkan yeni durumun ve bozulan yararlar dengesinin, bireye kişisel ve aşırı bir yük yüklememesi

gerektiği ifade edilmektedir. (Korkut Bahadır, B. No: 2014/4025, 11/12/2014, § 43; Tevfik Baltacı, B. No:

2013/8074, 09/03/2016, § 48-50,66).

22) Diğer taraftan, orantılılık ilkesi değerlendirilirken dikkate alınması gereken hususlardan birinin de

kamu makamlarının tutum ve davranışları olduğu, bu bağlamda idarenin “iyi yönetişim” ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunduğu, “iyi yönetişim” ilkesinin, kamu yararı kapsamında bir konu söz konusu olduğunda kamu otoritelerinin uygun zamanda, uygun yöntemle ve her şeyden önce tutarlı olarak hareket etmelerini gerektirdiği; idarenin hatalı işleminden kaynaklanan mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin ölçülü olup olmadığının tespitinde idarenin hatalı işlemi karşısındaki tutumunun yanında işlemin fark edilmesinde geçen süre, hatalı işlem nedeniyle ödenen paranın tahsil edilmesindeki yöntem, alacağa kanuni faiz uygulanması gibi yaptırımların öngörülüp görülmediğinin önem arz ettiği belirtilmektedir. (Fatma Ülker Akkaya, §51,52; Tevfik Baltacı, § 48,70,71).

23) Ayrıca sosyal adaletin gereği olarak idarenin tesis ettiği hatalı işlemi somut olayın koşullarına göre geri

alabileceği veya belli durumlarda kaldırabileceği, bu tespitin hatalı idari işlemden kaynaklanan sosyal güvenlik ödemeleri için de geçerli olduğu, aksi durumda kişilerin sebepsiz zenginleşmesine yol açabileceği gibi sosyal güvenlik fonlarına katkıda bulundukları hâlde kanunlardaki koşulları sağlamadıkları gerekçesiyle ödemelerden mahrum kalan kimseler yönünden adil olmayan sonuçlar doğurabileceği, bu durumun sınırlı kamu kaynaklarının uygun olmayan yöntemlerle dağıtımına cevaz verilmesi anlamına gelebileceğinden kamu yararı ile örtüşmeyeceği değerlendirilmektedir. (Fatma Ülker Akkaya, § 53; Tevfik

Baltacı, § 74).

24) Buna göre, hatalı idari işlemin üçüncü kişilerin yönlendirmesi olmaksızın idarenin kendisinden

kaynaklandığı durumlarda farklı bir ölçülülük yaklaşımının benimsenmesi ve başvurucu üzerinde aşırı ve orantısız bir yüke sebep olunup olunmadığının tespit edilmesi, emekli aylığının sosyal bir ödeme olduğu hususu da dikkate alındığında yersiz yapılan ödemelerin iade edilebilmesi için ilgililerin ekonomik anlamda dara düşmesini önleyecek şekilde bir takvime bağlanması gerektiği ifade edilmektedir. (Tevfik Baltacı, § 76, Fatma Ülker Akkaya, § 58).

25) Tüm bu açıklamalar çerçevesinde başvuruya konu olayda; yersiz ödenen aylıkların ve bayram

ikramiyelerinin 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesinin (b) bendi uyarınca borç çıkarılması işlemiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olup olmadığı, bir başka ifadeyle kamu yararı ile bireysel yarar arasında adil bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

26) Tekrar ifade etmek gerekir ki, idarenin hatalı işleminden kaynaklanan mülkiyet hakkına yönelik

müdahalenin ölçülü olup olmadığının tespitinde idarenin hatalı işlemi karşısındaki tutumunun yanında işlemin fark edilmesinde geçen süre, hatalı işlem nedeniyle ödenen paranın tahsil edilmesindeki yöntem, alacağa kanuni faiz uygulanması gibi yaptırımların öngörülüp görülmediği önem arz etmektedir. (Tevfik

Baltacı, B. No: 2013/8074, 9/3/2016, § 71).

27) Bu noktada değinmek gerekirse, Anayasa Mahkemesi somut uyuşmazlığa benzer uyuşmazlıklara ilişkin

başvuruları incelemiş ve uygulanacak ilkeleri Ümmü Çakır kararında ortaya koymuştur. Yüksek Mahkeme anılan kararında; sigortalıya atfedilecek bir kusurun bulunmaması, bütünüyle idarenin gözetimi ve denetimi altında gerçekleştirilen bir idari işlemden makul görülemeyecek kadar uzun bir süre sonra dönülmesi, hatanın yalnızca prim günlerinin hesaplanmasından kaynaklanması, eksik kalan gün sayısının oldukça az olması, sigortalının yaşı itibarıyla yeni bir sigortalılık talebinde bulunma imkânının kısıtlı olması ve

bağlanan aylığın oldukça mütevazı olup sigortalının başkaca bir gelirinin tespit edilememesi hâllerinde yaşlılık aylığının kesilmesi ve ödenen aylıkların geri istenmesinin sigortalıya önemli bir külfet yüklediği saptamasında bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi bu saptamadan hareketle müdahalenin içerdiği kamu yararı amacı ile mülkiyet hakkının korunması arasındaki adil dengenin kişiler aleyhine bozulduğu sonucuna ulaşmış ve mülkiyet hakkının ihlal edildiği yönünde karar vermiştir. (Ümmü Çakır, §§ 58, 59)

28) Buradan hareketle, somut olayda öncelikle başvurucunun yaşlılık aylığının kesilmesi suretiyle mülkiyet

hakkına yapılan müdahalenin ölçülü olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu noktada 1962 doğumlu olup, yaşlılık aylığının bağlandığı tarihte elli ve bu aylığın kesildiği tarihte ise elli dokuz yaşında olan başvurucunun, emekli olduğu ve aylığın kesildiği tarihler ile mevcut yaşı ve ayrıca somut olaydaki kusurun idareden kaynaklandığı hususları nazara alındığında, yaşlılık aylığının kesilmesi akabinde borç kaydı oluşturma yönündeki müdahalenin başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklediği değerlendirilmektedir.

29) Diğer taraftan somut uyuşmazlığın, Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde düzenlenen dürüstlük

kuralı ve bu kurala aykırılığa bağlanan hakkın kötüye kullanılması yasağı çerçevesinde de ele alınması gerekmektedir.

30) Bu noktada ifade edilmelidir ki, söz konusu kural, uygulayıcıya özel ve istisnai hallerde adalete uygun

düşecek şekilde hüküm verme imkânını sağlama amacındadır. Madde hükmünün bu özelliği, İsviçre

Federal Kurulu’nun Medeni Kanun tasarısını Millet Meclisi’ne sevkine ilişkin 1904 tarihli mesajında şöyle açıklanmaktadır: “Bir hakkın kullanılmasının açıkça adaletsizlik teşkil ettiği ve gerçek hakkın tanınması ve ferdin korunması için bütün hukuki yolların kapalı bulunduğu hallerde, MK. m. 2 f. 2 hükmünün amacı zaruretten doğan ve olağanüstü bir imkân sağlamaktır”. Prof. Dr. Zahit Imre’nin Türk Medeni Hukukuna

Göre Hâkimin İktisadi Meseleler Karşısında Durumu başlıklı makalesinde (Prof. Dr. Fikret Arık’a

Armağan, Ankara-1973, sh. 173) görüşüne yer verilen İsviçre’de Medeni Hukuk Profesörü Merz’in ifade ettiği gibi, bu durumlarda, şekli hukuktaki hakkı, maddi, adalet mülâhazaları sınırlar ve onu gerçek ölçülerine götürebilir. Ord. Prof. Dr. Andreas B. SCHWARZ’ın görüşü de özetle şöyledir: “MK’nın 2.

maddesindeki esaslar, kanunun harfi harfine tatbikinin hakkaniyete uymayan neticelere götürdüğü hallerde, bir tashih vasıtası olarak bütün hukuk sistemine hâkim bulunmaktadır. Bu umumi esaslar kanuna ve onun hükümlerine, hayatın değişik durumlarına uymak kâbiliyetini vermekte ve kanuna geniş bir elâstikiyet bahşetmektedir. (Medeni Hukuka Giriş, İstanbul- 1946, sh. 203 vd.” Bu açıklamalar da göstermektedir ki, Medeni Kanun’un 2/2. maddesindeki kuralla, kanunun ve hakkın mutlaklığı kuralına istisna getirilmektedir. Ancak, bu kuralın tâliliği (yani ikinciliği) de gözetilerek, öncelikle her meseleye ona ilişkin kanun hükümleri tatbik edilecek uygulanan kanun hükümlerinin adalete aykırı sonuçlara neden olabildiği bazı istisnai durumlarda da, 2/2. maddedeki kural, haksızlığı tashih edici bir şekilde uygulanabilecektir. (Yargıtay Büyük Genel Kurulunun, 25/1/1984 tarihli ve E: 1983/3, K: 1984/1 sayılı

İçtihatı Birleştirme Kararı’ndan. Kaynak: www.corpus.com.tr)

31) Görüldüğü üzere kanun koyucu, her somut olayda hakların kullanılmasının kapsam ve içeriğini objektif

iyi niyet kuralı ile sınırlarken, hakların kötüye kullanılmasının sonucunu da yaptırıma bağlayarak, bu durumun hukuk tarafından korunmayacağını hakkın kötüye kullanımı yasağı ile bildirmektedir. (Yargıtay

Hukuk Genel Kurulunun 28/1/2004 tarihli ve E: 2004/50, K: 2004/38 sayılı kararı. Kaynak:

www.corpus.com.tr) Yüksek Mahkeme değinilen kararında, ayrıca şu değerlendirmelere yer vermiştir:

31.1) “Hakkın kötüye kullanılması yasağı (Abus de Droit, Recht Smiss Bravch) Kurumu, hukukun

şekilcilikten doğan sertliğinin sakıncalarını gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır. Zira teknik gerekler

nedeniyle belli kalıplara sokulmuş olan hukuk kuralları tarafından bireylere tanınan yetkilerin olduğu gibi kullanılması, diğer bireyler ve toplum için, çoğu kez katlanması güç sonuçlar doğurabilir. İşte MK.m.2/II, hukukta ortaya çıkabilecek olan bunun gibi adalete uygun olmayan yasa boşluklarının giderilmesi amacıyla konulmuş bir hükümdür.

31.2) Medeni Kanunun 2. maddesinde öngörülen kuraldan bir hakkın objektif iyiniyete açıkça aykırı

kullanılmasının hakkın kötüye kullanılması halini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Öğretide baskın olan görüş bu olduğu gibi (Prof.Dr.Schwarz A.B. age s.196, Prof.Dr. Göktürk, H.A.Şahsın Hukuku Ankara 1954 s.98, Prof.Dr.Velidedeoğlu H.V., Türk Medeni Hukuku C.I. Cz.1. İstanbul 1959 342, Prof.Dr.Akipek J.G., Prof.Dr.Akıntürk T.Türk Medeni Hukuku Başlangıç Hükümleri İstanbul 1998 s.184) Yargıtay uygulamalarında da bu şekilde anlaşılmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 22.01.1958 tarih ve 1958/1-7 sayılı kararı, Tatbikatta Yargıtay Kararları 1958, s.9.).

31.3) Bir hakkın, objektif iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar

verilmesi, hakkın kötüye kullanımını oluşturur. MK.m.2/1 hükmü herkesin haklarını toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kötüye kullanımının ölçütünü, Medeni Kanunumuza göre objektif iyi niyet kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını ızrar kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan, başkasına zarar verme kastı değil, fakat hakkın objektif iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.

31.4) Bu, genel bir ölçüttür. Şöyle ki, hakkın başkalarına zarar vermek maksadıyla kullanılması, doğruluk

ve dürüstlük kurallarına aykırı olması itibariyle bu ölçütün kapsamına girdiği gibi, hakkın hak sahibine gerçek hiçbir menfaat veya çok küçük bir menfaat sağlamasına karşılık, başkalarının hukuken korunan önemli menfaatlerini zedelemesi de yine objektif iyi niyete aykırı olduğundan, hakkın kötüye kullanımını oluşturur. Zira haklar, şahıslara belli yasal (meşru) menfaatlerin gerçekleşmesini sağlamak amacıyla tanınmaktadır. Bir kimsenin, hukuken korunan bir menfaati olmaksızın hakkını kullanması ve bu kullanım sonucunda bir diğerinin yasal menfaatlerini çiğnemesi (zedelemesi) hukuken korunamaz (himaye edilemez). Aynı gerekçe iledir ki, bir hakkın, amacına aykırı olarak kullanılması da onun kötüye kullanımı mahiyetindedir. Objektif iyi niyet kuralları, hakkın karşı tarafta uyandırılan güvene aykırı surette kullanılmasının da hakkın kötüye kullanımı olarak kabulünü gerektirir.

31.5) Hakkın kötüye kullanımının genel yaptırımı, hukuk düzeninin her hangi bir hakkın objektif iyi niyet

kurallarına aykırı olarak kullanılmasını korumamasıdır (himaye etmemesidir). Bu, bir kimsenin hakkını objektif iyi niyet kurallarına aykırı olarak kullanmakla gerçekleşmesini arzuladığı amacın ya da hukuki sonucun elde edilmesini sağlayacak imkânlardan yoksun bırakılması demektir.

31.6) Genel mahiyetteki bu yaptırım, hakkını kötüye kullanan kimsenin davacı veya davalı durumunda

bulunduğu hallerde önemli sonuçlar doğurur. Çünkü hakkını kötüye kullanan kimseden ilke olarak ileri sürdüğü hak esirgenecektir.

31.7) Hal ve şartlardan bir hakkın doğruluk, dürüstlük, ahlak ve karşılıklı güven kurallarına uygun olarak

kullanılmış olduğunu veya amacından saptırılmış bulunduğunu anlayan hakim, taraflarca bu yolda bir iddiada bulunulmamış olan dahi, bunu kendiliğinden dikkate almalıdır (YHGK., 17.01.1951 tarih ve 1951/1-274-151 sy. ilamı)”

32) Öte yandan, somut uyuşmazlığın çözümü için yukarıda anlam ve kapsamına değinilen dürüstlük kuralı

ve hakkın kötüye kullanılması yasağının, sosyal güvenlik hukukundaki yerine de değinmek gerekmektedir.

/

Zira devleti kişilerin sosyal güvenliğini sağlayacak önlemleri almakla yükümlü kılan Anayasa’nın 60.

maddesi hükmünün varlığı ile sosyal güvenlik kanunlarının ruhu ve konuluş amacı karşısında Sosyal

Güvenlik Kurumu, sigortalı kabul ettiği kişiler hakkında gerekli inceleme ve saptamayı yapmak zorundadır.

Bu doğrultuda Sosyal Güvenlik Kurumunun, sigortalı kabul ettiği ve üzerlerine düşen edimleri yerine getirmiş olan kişilere karşı sosyal güvenlikleri yönünden verdiği güvene uygun hareket etmesi gereklidir.

Kurumun, yıllarca hiçbir uyuşmazlık çıkarmamış iken, sonradan ve sigortalının emekli olma arzu ve isteğini iletmesi üzerine sigortalılık sürelerini iptal etmesi bu güven duygusunu zedeler. Gerçekten de, sigortalıdan primlerin alınıp yıllarca değerlendirildikten sonra kayıtların geçersizliği ve sigortalı niteliği taşınmadığından bahisle sigortalılığın iptali, kendi hatalı işlemi nedeniyle yıllarca kişiyi sigortalı sayan

Kurumun, kişilere sigortalı olduğu güvenini ve sosyal güvenceye kavuşacağı inancını verdikten sonra sigortalılıklarının iptal edilmesi sonucunu doğurur ki, bu durumun Medeni Kanun’un 2. maddesine, hukuk güvenliği ilkesine ve sosyal güvenlik hukuku ilkelerine aykırı olacağından şüphe duyulmamalıdır.

(Yargıtay Onuncu Hukuk Dairesinin; 21/2/1991 tarihli ve E: 1990/6609, K: 1991/1544 sayılı, 24/6/1994 tarihli ve E: 1994/7528, K: 1994/12881 sayılı, 1/3/2011 tarihli ve E: 2009/13281, K: 2011/2566 sayılı kararları. Yargıtay Yirmi Birinci Hukuk Dairesinin 7/7/1997 tarihli ve E: 1997/4657, K: 1997/4745 sayılı kararı. Kaynak: www.corpus.com.tr)

33) Bu açıklamalar sonrasında somut olaya gelince; Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından başvuranın,

29/6/1999 tarihinde başlayan vergi mükellefiyet kaydına dayanan sigortalılığının, söz konusu vergi mükellefiyet kaydının 3/7/2015 tarihinde mükellefiyet başlangıç tarihi itibarıyla vergi dairesi tarafından sonlandırıldığının Kurum çevrimiçi tescil ekranından tespit edildiği görülmektedir. Bundan sonra yapılan yazışma neticesinde, söz konusu vergi mükellefiyet kaydının başlangıç günü itibarıyla resen terk edildiğinin

Kocaali Mal Müdürlüğünün 21/12/2020 tarihli ve sayılı yazısından öğrenildiği, bunun üzerine de söz konusu vergi mükellefiyet kaydına dayanan bir kısım sigortalılık sürelerinin iptal edildiği anlaşılmaktadır. Öte yandan vergi mükellefiyet kaydı nedeniyle başvuranın sigortalılığının 1/10/2008 tarihi itibarıyla başlatıldığı, sonuncusu 17/2/2012 tarihi olmak üzere prim ödemelerinin mevcut olduğu, bununla birlikte sigortalılık sürelerinin iptaline yönelik Kurum işleminin başvurana yaşlılık aylığı bağlandığı tarihten yaklaşık 9 yıl sonra tesis edildiği, bu nedenle idarenin gözetimi ve denetimi altında gerçekleştirilen bir idari işlemden, kamu kurumlarının uygun zamanda, uygun yöntemle ve tutarlı olarak hareket etme sorumluluğunda başarısız olduğu, diğer yandan ödenen aylıkların ve bayram ikramiyelerinin geri istenilmesinin de başvurucuya önemli bir külfet yüklediği değerlendirilmektedir. Ayrıca iptal edilen sigortalılık sürelerine ilişkin primleri tahsil edip kullanan ve yıllarca bu sürelere ilişkin hiçbir uyuşmazlık çıkarmayan Kurumun, söz konusu sigortalılık sürelerini iptal ederek yapılan ödemeleri geri istemesi hukuk güvenliği ilkesini zedelediği gibi, Medeni Kanun’un 2. maddesinde ifade edilen dürüstlük kuralına da aykırılık teşkil etmektedir. Bütün bu hususlar gözetildiğinde, somut olayda kamu yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Buradan hareketle, idare tarafından başvurana beş yıl boyunca ödenen aylıkların ve ikramiyelerin toplamının geriye dönük borç kaydedilmesi yönünde tesis edilen idari işlemin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu kanaatine ulaşılmıştır.

34) Diğer yandan, 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesi uyarınca Sosyal Güvenlik Kurumuna geriye dönük

işlemlerin iptaliyle ilgili yetki verilmiş olsa da söz konusu sürelerin kanun koyucu tarafından konulan azami süreler olduğu, Kurumun sigortalıların mağduriyetine sebep olunmaması için geriye dönük denetimlerini daha kısa sürelerde yapması gerektiği, zira sigortalılık sürelerinin yıllar sonra iptal edilmesi durumunda geçen sürelerin başvuranların aleyhine işlediği, ilerleyen yaşlarda iş bulmanın zorlaştığı, ayrıca yersiz ödeme kapsamında oluşturulan borç kaydının da sigortalıları ilerleyen yaşlarında ekonomik bir çıkmaza soktuğu ortadadır.

/

35) Öte yandan Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nin geçici 35. maddesi ile tahsis talep veya ölüm

tarihi itibarıyla ilgili kanunlarında öngörülen aylık bağlama koşullarından prim ödeme gün sayısı şartının sigortalıların kasıtlı veya kusurlu davranışlarından kaynaklanmayan nedenlerle yerine gelmediği daha sonra anlaşılanların eksik hizmet sürelerinin borçlandırılmak suretiyle tamamlatılacağı, borçlanılacak sürelerin sadece prim ödeme gün sayısı olarak değerlendirileceği, yersiz ödeme kapsamında tahakkuk edecek borç tutarlarının, son aylık ödenen tarihten eksik hizmet süresi kadar geriye gidilerek tespit edilecek sürede yapılmış olan yersiz ödemelerin Kanun’un 96. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında aylıklarından kesilmek suretiyle tahsil edileceği düzenlenmiştir.

36) Bu bilgiler ışığında, sistemin yapısına zarar vermeyecek şekilde konunun etki analizi ve aktüeryal denge

faktörleri araştırılarak, 5/12/2017 tarihli ve 30261 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yönetmeliği’nin geçici 35. madde hükmüne benzer şekilde, tahsis talep tarihi itibarıyla geçerli sayılan sigortalılık sürelerinin yaşlılık aylığı bağlandıktan sonra sigortalıların kasıtlı veya kusurlu davranışlarından kaynaklanmayan nedenlerle iptal edilmesi durumunda yaşanacak uyuşmazlıkların çözümüne yönelik – isteğe bağlı sigortalılık verilmesi gibi

– düzenleme yapılması gerektiği değerlendirilmektedir.

37) Kurumumuzca yapılan değerlendirmeler neticesinde; başvuranın vergi kaydının sona erdirildiğinin

öğrenilmesi nedeniyle bu kayda dayanan sigortalılığının iptali ile yaşlılık aylığının kesilmesi neticesinde ödenen aylık ve bayram ikramiyelerinin tahsiline yönelik gerçekleştirilen Kurum işleminin hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu sonuç ve kanaatine varılmıştır.

B. İyi Yönetim İlkeleri Yönünden Değerlendirme

38) İyi yönetim ilkelerine, 28/03/2013 tarihli ve 28601 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Kamu

Denetçiliği Kurumu Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin “İyi yönetim ilkeleri” başlıklı 6. maddesinde yer verilmiştir. Söz konusu ilkeler yönünden yapılan değerlendirme neticesinde; başvurunun incelenmesi ve araştırılması kapsamında, Kurumumuzca istenilen bilgi ve belgelerin idare tarafından süresi içerisinde ve gerekçeli olarak Kurumumuza gönderildiği, böylece

“kararların gerekçeli olması ve makul sürede karar verme” ilkelerine uygun davranıldığı; ancak idarenin, başvurana verdiği cevaplarda hangi sürede hangi mercilere başvurabileceğini göstermediği, bu nedenle

“karara karşı başvuru yollarının gösterilmesi” ilkesine uymadığı anlaşılmış olup; idareden bahse konu ilkeye de uygun davranması beklenmektedir.

VI. HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN AÇIKLAMA

39) 6328 sayılı Kanun’un 21. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, bu Tavsiye Kararının idareye tebliğ

tarihinden itibaren 30 gün içinde idare tarafından herhangi bir eylem ya da işlem tesis edilmezse (varsa)

dava açma süresinden kalan süre işlemeye devam edecek olup Sakarya İş Mahkemelerinde yargı yolu açıktır.

VII. KARAR

/

Açıklanan gerekçelerle;

Başvuranın mülkiyet hakkını ihlal ettiği anlaşılan yaşlılık aylığının kesilmesi ve borç tahakkuk ettirilmesi işlemleri ile objektif iyiniyet kuralına aykırılık teşkil eden sigortalılık sürelerinin iptal edilmesine yönelik işlemin geri alınmasına,

Başvuru konusuna benzer şekilde, tahsis talep tarihi itibarıyla geçerli sayılan sigortalılık sürelerinin yaşlılık aylığı bağlandıktan sonra sigortalıların kasıtlı veya kusurlu davranışlarından kaynaklanmayan nedenlerle iptal edilmesi durumunda yaşanacak uyuşmazlıkların çözümü için – isteğe bağlı sigortalılık verilmesi gibi

– düzenleme yapılmasına,

Yönelik işlem tesis edilmesi hususlarında Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına tavsiyede bulunulmasına,

6328 sayılı Kanun’un 20. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, bu karar üzerine idare tarafından tesis

edilecek işlemin otuz gün içinde Kurumumuza bildirilmesinin zorunlu olduğuna,

Kararın, başvurana ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığına tebliğine,

Türkiye Cumhuriyeti Kamu Başdenetçisi’nce karar verildi.

Şeref MALKOÇ

Kamu Başdenetçisi

/